Savaşın o soğuk ve rasyonel dili karşısında sanatın bazen nefesinin kesildiği, imgelerin yetersiz kaldığı karanlık bir dönemden geçiyoruz. İnsanlık, en temel içgüdüsü olan hayatta kalma arzusuyla, Ortadoğu’nun bu bitmek bilmeyen gerilim hattına kilitlenmiş durumda. ABD ve İsrail merkezli emperyalist baskıların İran üzerindeki yansımaları, sadece bugünün meselesi değil; on yıllardır biriken bir öfke ve strateji yumağının sonucudur. Konuyu sağlıklı bir zeminde kavramak için, edebiyatın soyutlamalarından sıyrılıp tarihin sert ve kronolojik gerçekliğine bakmak gerekiyor. İşte dostluktan düşmanlığa, nükleer krizlerden açık savaşa uzanan o sancılı sürecin anatomisi.
Musaddık’tan Darbeye: Kırılma Noktası
İlişkilerin kökenindeki asıl yara, 1951 yılında İran parlamentosunun petrolü millileştirme kararıyla açıldı. Dönemin milliyetçi Başbakanı Muhammed Musaddık, ülkenin zenginliklerini İngiliz kontrolünden kurtarmak istedi. Ancak bu hamle, Batı’nın çıkarlarına tersti. 1953 yılında ABD ve İngiliz istihbaratının ortaklaşa yürüttüğü Ajax Operasyonu ile Musaddık devrildi ve Batı yanlısı Şah Muhammed Rıza Pehlevi mutlak güçle tahta çıkarıldı. Bu dış müdahale, İran halkının hafızasına silinmez bir Amerikan karşıtlığı tohumu ekti.

Nükleer İş Birliğinden Devrimin Ateşine
İlginçtir ki, bugün krizin odağında olan nükleer süreç, 1957‘de ABD Başkanı Eisenhower’ın “Barış İçin Atom” programıyla başladı. O dönemde ABD, İran‘a ilk nükleer reaktörünü ve uranyumunu sağlayan müttefikti. 1972‘de Başkan Richard Nixon, Şah’a nükleer silahlar hariç her türlü silahı satma sözü verdi ve İran, ABD’den 16 milyar dolarlık devasa bir cephanelik kurdu. Ancak 1979‘daki İslam Devrimi her şeyi tersine çevirdi. Ayetullah Ruhullah Humeyni liderliğindeki devrim, Şah’ı devirdi. Tahran‘daki Amerikan Büyükelçiliği’nin basılması ve 52 Amerikalının 444 gün boyunca rehine tutulması, diplomatik köprüleri tamamen yıktı.

Savaşlar, Skandallar ve Trajediler
1980’li yıllar iki ülke için en kanlı dönemlerden biriydi. ABD, İran-Irak Savaşı sırasında Saddam Hüseyin’i destekledi. Ancak sahne arkasında, Lübnan’daki rehineleri kurtarmak için İran’a gizlice silah satıp gelirini Nikaragua’daki sağcılara aktardığı İran-Contra Skandalı patlak verdi. Gerilim, 1988‘de Amerikan savaş gemisi USS Vincennes’in bir İran yolcu uçağını vurarak 290 sivili öldürmesiyle zirveye ulaştı. ABD bu olayı “kaza” olarak nitelendirse de, İran için bu bir “devlet terörü” örneğiydi.

Şer Ekseni ve Nükleer Çıkmaz
2002 yılında Başkan George W. Bush‘un İran’ı “Şer Ekseni” ilan etmesiyle ilişkiler yeni bir düşmanlık evresine girdi. 2015 yılında Barack Obama döneminde imzalanan nükleer anlaşma (JCPOA) kısa süreli bir bahar havası estirse de, 2018‘de Donald Trump’ın anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle “maksimum baskı” dönemi başladı. 2020’de Kasım Süleymani’ nin bir suikastla öldürülmesi, bölgeyi doğrudan bir çatışmanın eşiğine getirdi.

28 Şubat 2026: Diplomasinin Sonu ve Açık Çatışma
Bugün, 2026 yılı itibarıyla tarihin en karanlık sayfalarından birini yaşıyoruz. 2025 sonunda başlayan iç karışıklıklar ve İsrail ile ABD‘nin Fordo ve Natanz gibi nükleer tesisleri vurması, süreci geri dönülemez bir noktaya taşıdı. Trump’ın İran halkına yönelik “hükümetinizi geri alın” çağrısı ve Şubat 2026‘da başlayan kapsamlı hava harekatı, on yıllardır beklenen o korkunç patlamanın gerçekleştiğini gösteriyor. İnsanlık, sanatın çaresiz kaldığı bu vahşi tabloda, yeniden hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Fırtınanın Eşiğinde Türkiye: Güvenlik ve Sınır Hattı
ABD ve İsrail’in İran üzerindeki askeri operasyonları, Türkiye için sadece bir dış politika meselesi değil, doğrudan bir iç güvenlik ve beka sorununa dönüşme riski taşıyor. 560 kilometrelik dağlık sınır hattımız, olası bir rejim çözülmesi veya iç savaş senaryosunda devasa bir belirsizlik kuşağına açılabilir. 2026 yılının ilk aylarında tanık olduğumuz hava saldırıları, İran içerisinde bir otorite boşluğu yaratırsa, bu durumun en acı faturası sınırımıza yönelecek kontrolsüz bir göç dalgası olacaktır. Bloomberg gibi uluslararası kaynakların da belirttiği üzere, Ankara şimdiden bu sığınmacı akınına karşı savunma hatlarını güçlendiriyor; ancak milyonlarca insanın hareketlenmesi, ülkemizin demografik ve sosyal yapısı üzerinde ciddi bir baskı oluşturma potansiyeline sahip.

Ekonomik Darboğaz: Enerji ve Enflasyon Sarmalı
Savaşın ekonomik cephesinde Türkiye, dünyanın en hassas dengelerinden birinin üzerinde oturuyor. Enerji ihtiyacının büyük bir kısmını ithal eden ülkemiz için Hürmüz Boğazı‘nın kapanma ihtimali veya İran‘daki enerji altyapısının zarar görmesi, petrol fiyatlarında durdurulamaz bir yükselişi tetikleyebilir. 2026 projeksiyonları, brent petrolün varil fiyatındaki her artışın, soframızdaki gıdadan bindiğimiz ulaşım aracına kadar her şeye doğrudan “enflasyon” olarak yansıyacağını gösteriyor. Döviz kurları üzerindeki baskı ve CDS (risk primi) oranlarının yükselmesi, finansal piyasalarda yeni bir türbülans yaratırken, sanayicimiz için enerji maliyetleri yönetilemez bir yük haline gelebilir.

Jeopolitik Tercih ve Diplomasi Sınavı
Türkiye, bu krizde hem bir NATO üyesi olarak Batı ile olan müttefiklik bağlarını korumak hem de komşusu İran ile olan tarihsel ve ekonomik ilişkilerini dengede tutmak zorunda. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yürüttüğü “aktif arabuluculuk” çabaları, bölgenin daha fazla istikrarsızlaşmasını önlemeyi amaçlıyor. Ancak İsrail‘in saldırganlığı ve ABD‘nin “sığınak delici” bombalarla yaptığı müdahaleler, diplomasi masasını her geçen gün daha da küçültüyor.

Yaşama Hırsı ve Bir Halkın Mukadderatı
Konuyu sağlıklı bir zemine oturtmak için sadece askeri stratejilere değil, sanatın ve edebiyatın insan ruhuna tuttuğu aynaya da bakmamız gerekiyor. Jack London’ın ölümsüz eseri Yaşama Hırsı‘nda, bileği burkulan arkadaşını geride bırakıp giden Bill’in yarattığı o derin ihanet ve ardından gelen vahşi yalnızlık, bugün uluslararası arenada kaderine terk edilen halkların makus talihine ne kadar da benziyor. Kanada’nın uçsuz buçaksız soğuğunda, açlıktan bitap düşmüş bir adam ile avlanamayacak kadar yaşlanmış bir kurdun, kimin önce öleceğini beklediği o tüyler ürpertici sahneler, bugün Ortadoğu’nun üzerine çöken o ağır sisin ta kendisidir.

Kurdun Bekleyişi ve Aydın Sorumluluğu
Bir yazarın dediği gibi; “Zeka, ilişkilendirmektir.” Biz de burada, edebiyatın imdadımıza yetiştiği o noktadayız. Bir yanda modern silahların dehşeti, diğer yanda günlerce aç kalmış, bitik ve hasta bir adam gibi hayata tutunmaya çalışan kitleler… İran’ın ya da herhangi bir mazlum halkın ölümünü beklemek, bir kurdun avının can vermesini beklemesi gibi vahşi bir pasifliktir. Bu bekleyişe ortak olmak, bırakın devrimci ya da demokrat olmayı, asgari düzeyde vicdan sahibi hiçbir aydına yakışmaz. Bugün ihtiyacımız olan şey, Bill gibi sırtımızı dönüp gitmek değil; aksine, insanlığın o en temel içgüdüsü olan yaşama arzusunu, birlik ve beraberlik ruhuyla yeniden yeşertmektir.
Birlikte Var Olmak ya da Birlikte Savrulmak
Siyasi grupların ve ideolojik etiketlerin çok ötesinde, halkımızın ve tüm bölgenin birliğine en çok ihtiyaç duyduğumuz bu sancılı dönemde, edebiyat bize şunu hatırlatıyor: İnsanlık onuru, en zorlu kışta bile hayatta kalma iradesidir. İran–ABD–İsrail denkleminde patlayan her bomba, aslında bu kadim coğrafyanın ortak geleceğine atılmaktadır. Tarihin tozlu sayfalarına “arkadaşını yarı yolda bırakanlar” olarak geçmemek için; akıl, vicdan ve sanatın ışığında, savaşa karşı yaşamın safında durmak bir tercih değil, insani bir zorunluluktur.
Barışın kadim olacağı günler dileyerek saygıyla selamlar dostlar.











