Bir Annenin Yıkanmayan Acısı
Oğluma Mektup
Bugün Sevgililer Günü.
Yarın 15 Şubat…
Benim için takvimler, senin sonsuzluğa gittiğin günde durdu, canım yavrum.
18 yıl oldu.
Bazı acılar zamanla azalmaz, sadece insan onlarla yaşamayı öğrenir derler. Ben öğrenemedim. Sadece taşımayı öğrendim.
Hastalığının ilerlediği evrelerdi.
Yatalaktın. Seni banyoya götürmek artık mümkün değildi. Odanın ortasına koyduğum büyük naylon leğenin içine bir tabure yerleştirir, komşuların yardımıyla seni yıkamaya çalışırdım. “Çalışmak” diyorum çünkü hiçbir şey tam olmuyordu; ne bedenin rahat ediyordu ne benim içim.
Hem fiziksel hem ruhsal çırpınışlar beni de yakıp yıkıyordu.
Ama bir yandan da sana bakmam gerektiğini biliyordum. İşte o bilinç, beni her defasında yeniden ayağa kaldırıyordu. Anneliğin garip bir gücü var; insanın yıkıldığı yerden yine onu kaldırıyor.
Yine böyle bir gündü.
Yüzündeki mimiklere karışmış acı inlemelerin,
hıçkıra hıçkıra ağlamaların…
Maşrapayla başından ağır ağır döktüğüm ılık sulara,
gözyaşların karışıyordu.
O an kendime şunu sordum:
Acı suyla yıkanır mı?
Ben seni yıkamıyordum aslında.
Ben senin acılarını yıkamak istiyordum, yavrum.
Tüm acıların o leğene aksın, sularla karışsın ve gitsin istiyordum.
Ama gitmedi… Hiçbiri gitmedi.
Bir annenin en güçlü rehberi, en şaşmaz pusulası, yine anne sorumluluğu derler. Doğru. Ama insan bazen elinden gelenin yetmediğini de öğreniyor. Sana veremediğim hayatın vicdan azabı, geceleri uykusuz bırakıyor beni. Bazı geceler bu duygu, tam anlamıyla bir vicdan nöbetine dönüşüyor.

Eğer ruhun gözleri varsa,
o gözler 18 yıldır aynı acıyı görüyor olmalı.
Ben hâlâ buradayım.
Ve sen…
Hâlâ içimde, canım yavrum.
Nalan Türkeli











