İnsan Doğasının Karanlık Aynası
Hangi kitapta okuduğumu bugün hatırlayamıyorum; belleğimde yalnızca sahnenin ağırlığı kaldı. Büyük olasılıkla Vietnam direnişini anlatan bir kitaptı. Amerika’nın işgaline karşı direnen Vietnam halkını yıldırmak için uygulanan işkenceler, insan aklının sınırlarını zorlayacak kadar korkunçtu. Ama içlerinden biri vardı ki, yalnızca bedeni değil, insanlığın vicdanını da yakıyordu.

“İnsan, en çok çaresiz kaldığında kendisiyle yüzleşir.”
Amerikalı askerlerin geliştirdiği bu yöntemde, alttan ısıtmalı hücrelere kadınlar bebekleriyle birlikte kapatılıyordu. Amaç yalnızca acı vermek değil, insanın içgüdülerini kırmaktı. İlk anlarda, ısının yükseldiğini hisseden kadın, can havliyle bebeğini kucağına alıyor; onu korumaya çalışıyordu. Fakat zaman ilerledikçe, sıcaklık dayanılmaz bir hâl alıyordu. İşte tam bu noktada, insan doğasına dair ürkütücü bir kırılma yaşanıyordu.

Annelik ve İçgüdünün Çatışması
Isı arttıkça kadın, hayatta kalma içgüdüsüyle, çocuğunun üzerine oturuyordu. Kendi bedenini kurtarmak için, bebeğini bilerek ya da bilmeyerek ölüme sürüklüyordu.
Bu sahne, yalnızca bir işkence yöntemi değil; insana dair çok korkunç bir gözlemdi.
“İnsan, en sevdiğini bile bazen kendinden sonra sever.”
Biliriz ki kadın için çocuk, yalnızca bir evlat değildir. Kadın, çocuğuyla birlikte kendini yeniden doğurur. Başka koşullarda, bir anne evladı için ölümü göze alabilir. Fakat bu örnekte, insan geninin en karanlık yönü ortaya çıkar: bencillik. Hayatta kalma dürtüsü, anneliğin kutsallığını bile susturur.
Ahlakın Çöktüğü An
Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Bu kadın kötü müdür, yoksa insan mı?
“Ahlak, konfor içinde öğretilir; çaresizlikte sınanır.”
İnsan, sınır koşullara sürüklendiğinde, öğrendiği tüm değerler buharlaşabilir. Açlık, korku, acı ve ölüm tehdidi karşısında, ahlak çoğu zaman geri çekilir. Bu hikâye, anneliğin değil; insanın sınırlarının hikâyesidir.
Kadın, çocuğunu öldürmeyi seçmez; yaşamayı seçer. Ama bu seçimin bedeli, ömür boyu taşınacak bir vicdandır.
Hayata Başka Bir Gözle Bakmak
Bu anlatı, bizi rahatsız ettiği için değerlidir. Çünkü insanı yücelten masalları değil, çıplak gerçeği gösterir. Kendimizi “iyi insan” olarak tanımladığımızda, bunu genellikle rahat koşullarda yaparız.
“İnsan, kim olduğunu kriz anında öğrenir.”
Bu hikâye bir suçlama değil; bir uyarıdır. “Ben asla yapmam” dediğimiz şeylerin, koşullar değiştiğinde nasıl mümkün hâle geldiğini gösterir. İnsanı anlamak, onu idealize etmekten değil; karanlığıyla birlikte kabul etmekten geçer.
Hayata bir de bu gözle bakın.
Ve kendinize şu soruyu sorun:
Gerçekten ne kadar insanız?
22 Şubat 2020











