USD44,87
%0.22
EURO52,97
%0.07
EURO/USD1,18
%0.03
BIST14.201,05
%-0.36
Petrol98,21
%0.12
GR. ALTIN6.913,38
%0.31
BTC3.359.131,13
%0.35
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina
Cemil Uçar
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Küreselleşme Yalanı Büyüme Var, Güvence Yok

Küreselleşme Yalanı Büyüme Var, Güvence Yok

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Büyüme Var, Güvence Yok: Devlet Nereye Kayboldu?

“Büyüme yeniden dağıtıma karşı çıktığında, verimli döngü kısır döngüye dönüşür.”

Bu cümle yalnızca bir iktisat tespiti değil; yaşadığımız çağın kısa özeti. Son otuz yıldır bize anlatılan hikâye basitti: küreselleşme, serbest piyasa ve sınırsız büyüme refahı yayacak, demokrasiyi güçlendirecek, devleti gereksiz kılacaktı. Ne var ki bugün, büyüme rakamları yükselirken güvence duygusu hızla eriyor.

Ekonomilerin de hafızası vardır. Bugün “yeni” sandığımız küreselleşme, aslında Birinci Dünya Savaşı öncesi imparatorluk çağında da yaşanmıştı. O dönemde de Büyük Britanya, Batı Avrupa ve Birleşik Devletler, tarihin en istikrarlı dönemine girildiğine inanıyordu. Savaş, akla ve çıkara aykırıydı; bu yüzden imkânsız görünüyordu. Tarih, bu özgüveni acımasızca cezalandırdı.

Bugünkü küreselleşme de benzer bir kendinden emin akılcılıkla ilerliyor. Siyaseti, çatışan tercihler alanı olmaktan çıkarıp teknik bir yönetim meselesine indiriyor. Ekonomi yasaları sanki doğa kanunlarıymış gibi sunuluyor. Bir kez “doğru” model bulundu mu, geriye yalnızca uyum sağlamak kalıyor.
Ama sorun tam da burada başlıyor.

Küreselleşmenin serveti eşitlediği iddiası, istatistiklerin seçici okumasına dayanıyor. Evet, ülkeler arasındaki farklar kısmen azalıyor olabilir; fakat ülke içindeki eşitsizlikler hızla derinleşiyor. Sürekli büyüme, ne adaletin ne de kalıcı refahın garantisi. Büyüme var ama paylaşım yoksa, o büyüme toplum için bir yük hâline geliyor.

Buna en çarpıcı örneklerden biri Hindistan. Yaklaşık 400 milyon çalışan nüfusun yalnızca 1,3 milyonu “yeni ekonomi” diye adlandırılan alanda istihdam ediliyor. Küreselleşmenin faydaları, büyük vaatlerle geliyor ama küçük ve gecikmeli dağıtılıyor. Bu arada kayıplar hemen ve geniş kitleler tarafından hissediliyor.

Üstelik ekonomik açıklığın siyasal özgürlük getireceğine dair güçlü bir kanıt da yok. Çin örneği ortada: mesele sadece düşük ücretler değil, daha derin bir sorun var—düşük haklar. Hakların yokluğu, küresel rekabette bir avantaja dönüştürülüyor. Bunun bedelini ise yalnızca Çinli işçiler değil, onunla rekabet eden ülkelerdeki emekçiler de ödüyor. Kapitalizm burada özgürleştirmiyor; itaati sistemleştiriyor.

Tüm bu süreçte bize bir şey daha söylendi: Devlet artık eski önemini yitirmişti. Piyasa her şeyi daha iyi yapacaktı. Ta ki 2008 küresel finans krizi patlayana kadar. Bankalar çöktüğünde, işsizlik tırmandığında, piyasa geri çekildi. Sahneye çıkan yine bildiğimiz devlet oldu. Kurtaran, düzenleyen, kaynak bulan… Yani yok olduğu söylenen aktör.

Bu noktada devleti kutsamaya gerek yok. Devlet baskıcı olabilir, yanlış kararlar alabilir, büyük hatalar yapabilir. Ama şu gerçeği görmezden gelemeyiz:

Küreselleşmiş rekabetin yarattığı sorunlara, özel sektör tek başına cevap veremez.

Şirketler kısa vadeyi düşünür; toplum ise uzun vadede ayakta kalmak zorundadır.

Serbest piyasa da masum değildir. Denetlenmediğinde, zamanla tekellerin ve ayrıcalıklı güçlerin oyun alanına dönüşür. Piyasa, kendi özgürlüğünü koruyacak mekanizmaları üretmez; tam tersine, çoğu zaman kendi düşmanını yaratır.

Bu yüzden tartışmamız gereken soru şudur: Devlet var mı yok mu değil, nasıl bir devlet? Özgürlüğü yalnızca “bırakılmak” olarak değil, itiraz edebilmek olarak tanımlayan bir devlet mümkün mü? Verimlilik adına eşitsizliği meşrulaştırmayan bir kamu aklı inşa edilebilir mi?

Bugün insanlar demokrasiden önce düzen, öngörülebilirlik ve güvenlik arıyor. Bu tehlikeli bir eğilim ama anlaşılır. Güvenlik yoksa özgürlük soyut bir kelimeye dönüşüyor. İşte bu yüzden sosyal demokrasinin geleceği, romantik umutlardan çok korkularla yüzleşme cesaretine bağlı olacak.

Belki de artık şunu kabul etmeliyiz:
Gelecek, her şeyi yenileyerek değil; bazı şeyleri bilinçli biçimde muhafaza ederek kurulacak.

Küreselleşme Yalanı Büyüme Var, Güvence Yok