Tam 36 yıl sonra, 12 Eylül 1980’lerde bulunduğum Metris Cezaevi’ne tekrar gelmiştim. Hapishanenin tek değişen tarafı, askerler yerine siviller tarafından yönetilmesi idi. İlk günlerde bocalamakla sarsılsam da birkaç gün içinde kafamı topladım ve kantinden ilk iş defter kalem aldırıp kendime tavsiye bulundum: Zor zamanlarda en iyi dost kitaplar ve kalem defterdir oğlum, başla yazmaya dedim. İlk aklıma gelen de geçmişte siyasi ceza yatmanın adli ceza yatmaktan daha kolay olduğu oldu. Siyasi arkadaşlarla iletişim ve paylaşma sorunu yoktu, ama burada paylaşmak ağlaşmak demekti. Aklıma Aşık Veysel’in şu sözleri gelmişti: “Derdin varsa git denize anlat, Kedilere, bulutlara anlat. Pencere pervazında çiçeklere anlat, İnsana dert anlatılır mı hiç?” Ne güzel anlatmıştı Aşık Veysel dertlerimizi içimizde taşımamız gerektiğini. İşte yazmanın sihirli gücü de tam buradaydı. Dert ve az da olsa burada bulunan sevinçli anları dünyayla paylaşmanın keyifli yöntemi yazmaktı. Ancak kesinlikle yazdığımı anlamamalı ve günlük tuttuğumu söyleyerek diğer arkadaşlarla aramıza hınç girmesine engel olmalıydım. Bu sözümü ilk bakışta anlamamış olabilirsiniz çünkü burada okuma yazma konusunda mektup dışında okuyup yazan çok çok azdı. Bu yüzden de ilk günlerde tahminen “ne yapıyorsun dayı bütün gün defterin başında” sorularını akıllıca savuşturmam gerekiyordu. Yoksa ilk günden kendimi onlardan farklı gördüğümü ve kendini beğenmiş damgası yemekten kurtulamazdım.
Hapishane Düzeni ve Cengiz
Her sabah koğuşun iki odasından biri olan kahvaltı ve dinlenme salonunda bulunan masalardan birini ben kullanıyordum. Tüm koğuş arkadaşları ben demeden kitap çalışması yaptığımı anladılar ve hep destek oldular. Hiç kuşkusuz siyasi hapishane yatmış birisi için büyük azaptı yaşama biçimi. Bu konuda en belirgin örneği şöyle verebilirim: Siyasi koğuşlarda eskilerde öğleden sonraları üç saat sessizlik saati koyardık herkes rahatça okusun yazsın diye. Buralarda bırakın böyle bir uygulamayı teklif etmek bile hır gür çıkması için yeterliydi. Memlekette ne kadar “demokrasi (!)” varsa burada da o kadar vardı. “Koğuş mümessilliği” (başkanlığı) denilen sistem tipik mafya hayatının tek liderin yönetiminden başkası değildi. Sokak hayatının içinden gelmem ve kullanılan jargonu (dili) bilmenin çok faydasını belirterek bu konu üzerinde çokça durmak istemiyorum. İlk not aldığım kişilerden birisi Vanlı Cengiz. On bir kardeşli bir ailenin en büyüğüydü. Otuz beş yaşlarında iri, esmer ve bıyıklıydı. İçine kapanık az konuşan biriydi. Çok erken yaşta babasını trafik kazasında kaybetmişti. “Ne yapayım dayı çok sevdiğim halde ilkokul üçüncü sınıftan okulu bıraktım ve bir oto tamircinin yanında işe girdim” demişti. Genellikle Anadolu’nun çok yerinde görülen sıradan durumlardandı.

Cengiz’in Hikayesi ve Hamdi Amca
On yaşında başladığı iş hayatından Cengiz dört yıl sonra kopmak zorunda kalmıştı. On dört yaşında kendisine ikide bire küfürle konuşup bağıran ustasının kafasına İngiliz anahtarı ile vurarak suç dünyasının içine atılmıştı. Otuz beş yaşlarında ise hâlâ kendi deyimiyle “koşturmağa” devam ediyordu. Esmer, iri yarı güçlü adamdı kolay kolay zaptedilecek birine hiç benzemiyordu. Benim cezaevine girdiğimden üç gün sonra koğuşa gelmişti. Anlattığına göre Sinop’tan Metris’e sürgün gelmişti. Daha ilk günden koğuş mümessili ile oldukça mesafeliydi. Mümessilde eski hapishaneci ve halk arasında görmüş geçirmiş denilen Halil isminde Gümüşhaneli, otuz beş kırk yaşları arasında bir mahkumdu. Cengiz’e yakın davrananlardan biri olduğum için ilk günlerden oldukça yaklaşmıştık; tek sohbet ettiği benim dersem inanın abartı sayılmazdı. Özgür zamanlar ile hapishanede de gün yirmi dört saatti ama aynı uzunlukta geçmiyordu. Cengiz, “anladım abi sen kitap yazıyorsun sanırım” demiş ve şöyle devam etmişti: Hapishane hapishane gezerken senin gibi bir iki abi tanıdım. Onlara da başka başka ne hikayeler anlattım birini de sana anlatayım mı ilgini çekecektir? Tabii çok iyi olur anlat lütfen.
Bir Hamdi Amca Tanıdım: Onun hikayesini anlatayım sana. 2011 yılında Kırklareli hapishanesindeyim 98 yaşındaydı Hamdi amca, yürüyor demeye bin şahit lazım. Bir iki dakikada bir adımı elindeki bastonunda yardımıyla zor atıyordu. Yetmiş iki yaşında başka bir dayı da vardı ama o kendi işlerini yapacak kadar güçlüydü. Hamdi amcanın yemeğini bile yatağına götürüyorduk; bir tabak yemeği abartısız bir saat içinde zor bela yiyordu. Hem Hamdi amcanın hem de Sabri Dayı’nın affedilmesi için Cumhurbaşkanlığına dilekçe yazmıştık. Ama ne bir ses ne de cevap gelmemişti. Özellikle Hamdi amca sık sık rahatsızlanıyordu. Revire kaldırıp bir iğne yapıp tekrar koğuşa getiriyorlardı. Gene böylesi günlerin birinde Hamdi amcayı revire kaldırdılar ve bir daha geri getirmediler. Birkaç gün sonra Hamdi amcanın yolda vefat ettiğini öğrenmiştik. Cebinden çıkarılan kağıtta şu yazıyormuş:
”EVİMDE ÖLMEK İSTİYORUM ALLAHIM.” (23 Ekim 2014 Metris)










