Bulutlar yere eğilip, yağmur şehre değince toprak bayram ediyor; benim de içimi tarifsiz bir huzur sarıyor. Bu huzur, şehrin gürültüsünü geride bırakıp kendini doğanın kucağına teslim edince daha da katmanlanıyor. Çünkü, insanın esasen her an bir yığın tuhaflıklar silsilesinin esiri olmuş ruhunun nefes aldığını tanıklık ediyorum kısa süreliğine.
İki ayrı dünya, iki ayrı bakış açısı sundu bana. Biri bildiğim, alıştığım, içinde kaybolduğum şehir; diğeri ise henüz adını koyamadığım ama içimde bir yere dokunan doğa. Aslında ikisi de hepimizin çok iyi bildiği iki pencere… Biri dışarıya açılıyor, diğeri insanın içine.
Bu, sadece bir kamp değil; kendi sınırlarımla ilk gerçek karşılaşmamdı. Konfor alanımın dışına çıkarken zihnimde cevapsız sorular, içimde tanımlayamadığım bir tedirginlik vardı. Korkularım, kaygılarım, “ya yapamazsam”lar… Ama bütün bunların ötesinde, ağır basan bir istek vardı: Deneyimlemek. Kendi hikâyeme dokunmak, onu biraz daha derin, biraz daha renkli kılmak.
Yolculuk, beklenmedik bir sıcaklıkla başladı. İnsanın bazen ilk anda hissedip de açıklayamadığı o tanıdıklık duygusu… Rehberimizin tavrı, üslubu, hayata değme biçimi; içtenliğiyle mesafeleri eritiyordu. Yaşına rağmen taşıdığı dinamizm, doğallığı, becerisi… Ama en çok da o gösterişsiz samimiyeti. Kimseye yukarıdan bakmayan, herkesi olduğu gibi kabul eden bir hali vardı. Sanki insanın içindeki en sade, en yorulmamış yere dokunuyordu. Yol boyunca kurulan sohbetler, sadece kelimelerden ibaret değildi; arada görünmeyen ama hissedilen bir bağ örülüyordu.
Şehir, insanı çoğaltırken incelten bir yer. Gürültü, hız, teknoloji, yetişme telaşı, kalabalık… Her şey üst üste binmiş ve görünür; ama aslında silikleşiyor, yalnızlaşıyorsun. Yüzler çok, temas az. Cümleler kısa, bakışlar kaçamak, yüzler somurtuk, ruhlar yorgun, üretimsiz, tatminsiz. Gündelik hayatın keşmekeşi, insanların tuhaflıklarını büyüten bir mercek gibi. İlişkiler yarım kalmış, aklın hızına yetişemeyen duygular eksik, tepkiler yersiz ve abartılı. Anlam arayan insan, derken kendine yabancılaşıyor.
Sonra bir kamp deneyimi geliyor. Şehre dair üzerime yapışan ne varsa söküp alıyor benden. Doğanın kalbinde… Attığın adımların tıkırtısı, kuşların cıvıltısı, esen rüzgârın uğultusu, yağmur tanelerinin çadıra vuran tınısı ve mis gibi toprak kokusu… Saatler önemini yitiriyor, roller düşüyor. Hele yakılan ateşin etrafında kurulan çember; gayet dostane edilen muhabbet hâli beni benden alıyor. İnsanın özüne en yakın durduğu o kadim bir hatırlayış… Ateş sadece içini değil, tüm anılarını da ısıtıyor. Herkes birbirini gerçekten görüyor. Ne önde olan var ne arkada duran. Kimse birbirini tanımıyor ama anlatımlara dair dokunuşlar öyle tanıdık ki buz tutmuş ruhum o anda ısınıveriyor.
Şehirde büyüyen karmaşa, hem kamp ortamında hem de içimde kendini temize çekiyor. İmkânlar son derece sınırlı; konfor alanın neredeyse sıfırlanmış durumda ama meselelere dair hissettiğin netlik huzur verici. Kırgınlıkların neden büyüdüğünü, sözlerin neden yarım kaldığını, sevgi dilinin neden ertelendiğini görüyorsun. Doğa hayatı sadeleştirirken insanı da özüne yaklaştırıp dürüstleştiriyor.
Yağmurlu, puslu hava şehirdeyken kasvetli diye tanımlanır (ben hariç tabii). Oysa doğada tam bir dinginliğe neden… Toprağın o enfes kokusu, çadıra düşen damlaların ritmi, pusun yumuşattığı manzara… Sanki dünya sesini kısmış, sen kendini daha iyi duy diye. Ve o an anlıyorsun; şehirde kaçıp durduğun şeylerin seni kendine götüren yollar olduğunu. Baharın içinden geçerken doğa yeniden doğuyor; ama asıl dönüşüm doğanın kalbindeyken insanın kendi içinde oluyor.
Şehirde insanı ayıran şeyler doğada anlamını yitiriyor. Aynı ateşe bakan, aynı yağmuru dinleyen, aynı sessizliği paylaşan yeni yüzler, yeni hikâyeler… İnsan gerçekten görülüp duyulduğunda anlam doğuyor ve tamamlanıyor. Tam da bu yüzden Küçük Prens’e ait o Can’ım cümle yankılanıyor içimde:
“ İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Asıl olanı gözler göremez.”
Bağ kurmak için bundan fazlasına ihtiyacımız var mı? Ne dersiniz?
Sevgiler…
04.05.2026












