USD45,06
%0.04
EURO52,81
%-0.02
EURO/USD1,17
%-0.09
BIST14.329,34
%-1.81
Petrol104,21
%2.48
GR. ALTIN6.643,20
%-2.02
BTC3.423.318,04
%-0.85
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina
Destina
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Görünmezliğin Görünür Yüzleri

Görünmezliğin Görünür Yüzleri

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Boş Ev – Yönetmen: Kim Ki-duk

Boş Ev, Yönetmen Kim Ki-duk imzalı, 2004 yapımı, ödüllü bir filmdir. Klasik bir hikâye anlatımı yoktur. Teknik olarak minimalist, şiirsel ve görsel metafor ağırlıklı bir anlatıma sahiptir. Diyalog neredeyse hiç yoktur; adeta resimle yazılmış gibidir. Konu son derece sade işlenmiştir ama anlamı çok derindir.

Filmin Hikâyesi

Tae-Suk adlı genç, motosikletiyle gezerek elindeki broşürleri evlerin kapılarına asar. Günün sonunda broşürün alınmadığı evlerin boş olduğunu anlar ve bu evlere girerek yaşamaya başlar. Ev sahiplerinin eşyalarına zarar vermez; aksine çamaşırlarını yıkar, bozulmuş eşyaları tamir eder, çiçekleri sular ve ertesi gün hiçbir iz bırakmadan ayrılır.

Bir gün yine böyle bir eve girer ama bu kez ev boş değildir. Eşi tarafından fiziksel ve psikolojik şiddet görmüş, susturulmuş, çaresizliğe itilmiş mutsuz genç bir kadın vardır: Sun-hwa. Bir süre sonra fark edilirler ve aralarında sessiz ama derin bir bağ gelişir. Çünkü ikisi de toplum tarafından yok sayılan, kimliksizleştirilen, kabul görmeyen iki gençtir ve birbirlerine çekilirler.

Birlikte boş evlerde dolaşmaya başlarlar. Yaralarını ve yalnızlıklarını sessiz birliktelikleriyle iyileştirirler. Ancak bir gün, yine bu boş evlerden birindeyken ev sahipleri tarafından yakalanırlar. Bu, filmin ilk kırılma anıdır. Tae-Suk hapse girer, Sun-hwa ise haber verilen kocasıyla evine dönmek zorunda kalır.

Tae-Suk, hapisteyken “görünmez olmayı” öğrenir. Filmin sonunda serbest kalır ve Sun-hwa’nın evine döner. Artık görünmezdir. İkisi de aynı evdedir ama kimse yokmuş gibi, sessizce birlikte yaşamaya başlarlar.

Boş evlere giren bir adam, şiddet gören bir kadın ve sessizce kurulan güçlü bağ, filmin en yalın halidir.

Filmde ana karakterin varlığı “kimliksizlik” üzerine kuruludur. Evi, işi, statüsü yok; dolayısıyla toplumda yeri yok. Bu görünmez hali, boş evlere girerek, o evlere ait düzeni zarar vermeden devam ettirerek (bozuk eşyaları tamir etmesi, kirli çamaşırları yıkaması, çiçekleri sulaması vs.) yani insanların hayatlarına olumlu anlamda etki ederek görünmezliğini görünür kılıyor bir nevi. Bu da başkalarının hayatlarını onararak kendi varlığını anlamlı kılmanın ta kendisidir. Tıpkı Amelie filminde olduğu gibi. Amelie de kendi hayatını yaşamaya cesaret edemez, görünür olmaktan çekinir. Başkalarının hayatına ufak dokunuşlarla varlığını dolaylı yoldan kanıtlar.

Yine filmde görünmezliğe neden bir diğer unsur “şiddet”tir. Varlıklı, statü sahibi eşten gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddet Sun-hwa’yı yalnızlığa, çaresizliğe, sessizliğe iter. Sesini duyuramadığı dünyada sessizlik, hayatta kalma biçimi olur. Bu da çok da yabancı olmadığımız bir durumdur. Ülkemizde neredeyse her gün kadını görünmez kılan şiddet, ölümlere neden olmaktadır. Ve maalesef ki bizde “şiddet” evlerin içinde yaşanıyor ama toplumun, hukukun, kültürün, medyanın sessizliği nedeniyle artarak devam ediyor. Önce yavaş yavaş görünmez kılıyor (yok sayarak, küçümseyerek, duygusal ihmale sürükleyerek) sonra da erkeğin öfkesinden daha değersizmiş gibi ölümü hak görüyor şiddet.

Boş Ev’de iki ana karakter dışında diyaloglar yan karakterlere ait gelişir. Evler görünürde boştur ama asıl boşluk o evlerde yaşayanların içindedir. Herkes bir şey söyler ama kimse gerçekten birbirini duymaz. Hayat durmuştur. Bu fiziksel bir suskunluktan çok daha ağır bir görünmezliktir. Çünkü burada insan yok sayılmaz, yanlış anlaşılır, küçültülür, yalnızlığa itilir ve susturulur. Belki de günümüzün en yaygın görünmezliği de budur. İnsanlar yan yana yaşıyor ama birbirlerinin dünyasına asla temas etmiyor. Evler dolu ama hayatlar boş. Kelimeler kuru bir gürültüden öteye gitmiyor. Çünkü konuşan üstünlük kurmaya, dinleyen ise anlamaya değil, cevap vermeye dönük. Bir başka yanıyla hızlı, yüzeysel ve güvensiz modern dünyada görünmez olmak sanki bir savunma biçimi. Çünkü bir kalpte yer almak incitebiliyor; bağ kurmaksa kaybettiriyor. Bu yüzden birçok insan var olmamayı tercih ediyor.

Film ilerledikçe anlıyoruz ki asıl boş olan evler değil, insanların iç dünyalarıdır. Ve asıl görünmez olan genç adam değil, birbirine dokunmadan yaşayan insanlardır. Film tam da bu noktada “yaralı iki insanın, kelimesiz bir şefkatle iyileşmesini” anlatır bize. Beden dili ve bakışlarla… Sessiz ama derin bir bağla. Birbirlerini değiştirmeden, tamir ederek…

Filmin sonunda genç adam gerçekten görünmez olmayı öğrenir. Doğu felsefesine göre görünmezlik, egoyu sessizleştirmek ve sevgide hafiflemektir. Ego, sahiplenir: “Beni sev” der ama benlik, savunmadan, karşılık beklemeden sever. O nedenle filmde tartı önemli bir metafordur. Normalde ağırlığı sayısal değer olarak gösteren tartı, filmin sonunda iki seven kalbin çıktığı sayısal değeri “0” olarak gösterir. Bu da sevgide hafiflemenin, egodan sıyrılmanın, sevdiğinin hayatına ağırlık yapmamanın ta kendisidir. Sevgi, var olmanın en sessiz yoludur nitekim.

Film biter ve ekrana “Bu dünya gerçek mi yoksa bir rüya mı, ayırt etmek zor” cümlesi yansır. Adam gerçekten görünmez mi oldu, yoksa kadın onu hayal mi etti? Film bunun cevabını vermez. Çünkü izlediğimiz ya da yaşadığımız her şeyin kesin bir cevabı yok. Belki gerçeklik zihnimizin yarattığı bir şeydir. Ama bu kötü bir haber değildir. Çünkü zihnimizi değiştirirsek, dünyamızı da değiştiririz. Gerçekliği yaratan şey, olayın kendisi değil, zihnin onu nasıl hikayeye dönüştürdüğüdür. Zihnin neyse, dünya odur.

İnsan bazen yaşadıklarını rüya gibi hisseder, bazen de hayallerini gerçekmiş gibi yaşar. Önemli olan bunun hayal mi, gerçek mi olduğu değildir. Gerçeklik, bizim neye inandığımızdır. İçinde ne kadar gerçek hissettiğimizdir. Gerçek ile hayal arasındaki çizgi, sevginin başladığı yerde silinir. Çünkü biri seni gerçekten görüyorsa, orada olup olmamanın bir önemi kalmaz bazen. Ya da bazen birinin zihninde yaşamak, gerçekten kendi içinde var olmayı da öğretir bize ki bu, insanı değiştiren bir şeydir. Bir ev bulmaktan daha gerçek bir barınaktır.

Bir gün biri çıkar ve sizi gerçekten görür. Olduğunuz haliyle kabul eder. İşte o zaman boş evler dolmaya, görünmez insanlar görünür olmaya başlar. Ve dünya rüya olmaktan çıkar. Kim bilir?

Sevgiler…
26.01.2026

Görünmezliğin Görünür Yüzleri