İki Hafıza Arasında İnsan
İnsan iki hafızada yaşıyor gibi.
Biri umut etmeyi, diğeri korunmayı hatırlatıyor.
Bugün defalarca okumaktan kendimi alamadığım bir şiire denk geldim. Rabindranath Tagore’un “Hayata Dair” şiirini (anonim olduğu da söylenir) herkes okusun isterim açıkçası.
Modern kabukların şeffaflaştığı, kalabalık yalnızlıkların çoğaldığı bir zamandayız. Herkesin çeşitli sosyal medya mecralarında göründüğü ama kimsenin sana değmediği; temasın az, iletişimin çok olduğu bu çağda, pek insanca hâlin çoğalması, hafızamın umut eden yanını yansıtıyor.
Şiir, gerçekliğin içindeki ihtimalleri sunar.
Bize “kalbini aç” der.
Hayat ise “temkinli ol” der.
Şiir; dokunmayı, sevginin koşulsuz olduğunu, birinin bizi anlayacağını söyler. Olması gerekeni, insanın özünü konuşur. Bu yüzden şiiri okurken insanın kalbi yumuşar.
Hayat aklımız ise çoğu zaman şöyle fısıldar:
“Güzel ama gerçek değil.”
Bize masal gibi gelir. Oysa bu, çoğu zaman bastırmaya çalıştığımız şeydir. Hayat yine “temkinli ol” der, mesafeyi öğretir ve soğuk akıl devreye girer. Şiiri ise içimiz tanır; çünkü o, mahkûm olduğumuz tarafımızdır.
Sanırım en büyük korkumuz, olduğumuz gibi görünmek ve bu hâlimizle sevilememek. Bu, en büyük iç çekişimizdir. Çünkü insan aklını ya da gücünü değil, en çok kalbini saklar.
Denizin kıyısında, sert kabuğunun içinde incisini saklayan istiridyeler gibiyiz. Hayatın içindeyiz ama çoğu zaman kapalıyız.
Kırılmaktan, yarım kalmış cümlelerden, ansızın değişen yüzlerden, ihanetten, entrikalardan, kayıplardan dolayı…
Kabuk, “bir daha olmasın” zırhıdır.
Bu kabukla bazen güçlü görünür, bazen mesafe koyar, bazen sessizleşir, bazen de umursamaz taklidi yaparız. Hepsinin altında incinmiş bir inci vardır.
İnsan bir kez düşmeyi öğrendi mi, ayağını daha dikkatli basar. Bu incinmelerin temelinde ebeveyn tutumları, ardından gelişen insan ilişkileri vardır.
Oysa hayata kalbi açık geliriz.
Çabuk inanır, güvenir, severiz.
Zamanla kurallar, baskılar, beklentiler, kodlar eşliğinde hayatı deneyimledikçe kendimize kabuklar yapmaya başlarız. Çünkü çıplak kalp, gerçekleri taşıyamaz. Tedbir, mesafe, az konuşma, az beklenti, az hayal moduna geçeriz.
Kalbimizi kat kat, katman katman sararız. Ruh kabuk üretir. Kabuk kapanır ve zamanla bu hâlimiz bir değere, bir duruşa dönüşür.
Şiire göre kendimizi zehirlemiş, gerçeklere göre ise kendimizi korumuş oluruz.
Eğer tamamen açık kalırsak, her gün yeniden parçalanırız.
Eğer tamamen kapanırsak, taşlaşır ve artık yaşayamayız.
Bu yüzden insan, bu ikisinin ortasında, yarı açık yaşar:
Kabuklu ama canlı, temkinli ama umutlu.
Tıpkı gökyüzüyle yeryüzü arasında yürümek gibi…
Biri sonsuz ve hafif, diğeri ağır ve somut.
Belki hayat bütünüyle şiir değil.
Belki de hiç olmayacak.
Ama tamamen gri, tamamen taş da değil.
Sevgi, aslında o kabuğun açılmasını, griliğin renklere bürünmesini istemektir.
Tıpkı gökyüzündeki yıldızları da görebildiğimiz, saklı ve ince bir güzellik gibi…
Sabırla.
Sevgiler…
15.02.2026









