Salı günlerini pek sevmiyorum çünkü o gün elektronik laboratuvarındaki öğrencim Oliver ile pek de frekanslarımız tutmuyor. Her defasında aramızdaki diyalogda genelde orta şiddette bir elektriklenme oluyor nedense; bir benimle değil, neredeyse sınıftaki herkes diken üstünde, aman bir tatsızlık olmasın Oliver ile diye…
Yahu bu sefer es geçeyim şu Oliver’ın sırasını, hatta onun olduğu koridor tarafını iptal ettim, gitmiyorum. İşte ben de az biraz arızalıyım demek ki, unutuyorum ve yine Oliver’e yardımcı olayım derken bir şeyler oluyor, küplere biniyor yine Oliver. Anlayacağınız ben “dan derken don anlıyor”.
Yahu Demet, belki de seninle hiç alakası yoktur, “işte Oliver de öyle!” derseniz çok haklısınız. “Ah ulan Oliver, ah ulan Oliver, sen bizim arka mahallede olacaktın, dersten sonra bir temiz sopalardık çocukluğumuzdaki gibi, hiçbir şeyin kalmazdı ha! Çünkü ağzımla kuş tutsam, olmayınca olmuyor. Oliver’ın alıcıları kapalı, sınıfta kendi dünyasında ve ‘aradığınız kişiye ulaşılamıyor’ moduna almış kafasını”.
O gün ya Bismillah deyip vardım yine sırasına, çünkü not verirken, hiçbir yazdığını okuyamıyorum. “Seyy, Oliver senin el yazın pek okunmuyor da, biraz daha büyük yazarmısın?” dememe kalmadan, Aman Allahım! Oliver çıldırdı, avaz avaz bağırıyor bana “Böyle yazabilmek için tam 9 yıldır nörolojik tedavi görüyorum!” diye. Bir türlü öfkesi, çıktığı dokuz desibelden sekize inmiyor…
Aslında gerçekte “Oliver öyleymiş ve bunun benimle hiç alakası yokmuş” da, bunu sonradan anlayacaktım. Ama inanın o gün orada ve yarın toprağın altında olmama sebep olacak kadar büyük bir öfkeydi Oliver’ın ki… Hemen diğer öğrenciler davrandı, koştu, “Hey Oliver! Ne yapıyorsun ya, kendine gel!” diye üşüştüler üzerine. Eminim, Oliver kendini kontrol edebilseydi böyle yapmazdı çünkü bana kalırsa, pireyi deve yapmaya değmez bir konuydu onu delirten… Ama dedim ya, bana kalırsa! O gün gerçekten şunu anladım ki, hikayesini bilmediğimiz insanların, iyilik olsun diye bile, alıcı ayarlarıyla oynamamalıyız! Antenleri daha iyi çeksin diye bile olsa…
İyi, çok şükür Demet, o gün dananın kuyruğunu yırtmışsın ha! derseniz, o gün için evet, bir şey olmadan atlattım şükür. Ama sudan sebeplerle pek çok insanımız, her gün hiç uğruna ölüyor, hiç uğruna suçlu oluyor. Aslında Oliver, hayatımın dış kapısının dış mandalı; haftada bir gördüğüm biri… Peki ya bir kadın olarak, her gün kontak halinde olduklarım, yakınımdakiler veya dış dünyadaki, işte, trafikte, otobüste veya çarşıda pazarda karşımıza çıkan bir ton insanın öfkesinin dozajından nasıl tam anlamıyla emin olabilirim? Siz ne kadar emin olabilirsiniz?
Bir gün deli fişek Karedeniz uşağı bir arkadaşım mutfakta elinde bıçak, salata yaparken, dünya tatlısı, iyi diye, ünü ülke sınırlarını aşmış kocası gelip, damarına basacak bir şey söylemiş. Kadıncağız elindeki bıçağı karnına sokar gibi çevirip, “Yahu yürü git ha! Şu bıçağı dürteceğim de kendi karnıma” demiş kocasına. Aman Allahım, o da neyin nesi! Kocasında hiçbir “dur, yapma hatun” emaresi yok; dikilmiş mutfağın kapısında öylece bekliyormuş. Bizim Laz gelin durur mu? “Gel lan bura herif!” demiş, “kendime değil, sana dürteyim de bu bıçağı.” Bizim enişte, o saniye “amanın ha, şeytan dürtebilir” korkusuyla anında arazi olmuş mutfağın kapısından.
Tam 90 yaşındaki, İranlı bir doktor hanım, evliliklerdeki geçimsizliklerle ilgili, kameraların önünde, Türkçe mealen söyle demişti: “Demet kızım, erkek kısmını, hormonların, yetiştirilme tarzının gölgesinde, ihtimalen patlamaya hazır bir volkan gibi düşünebilirsin; o yüzden bu bilgiyi hep cebinde tutarak, tartışmanın kazanını yok, lütfen az konuş, az! Hem gül yüzün solmasın, hem de karşındaki suçlu olmasın hikayenin sonunda” demişti. Kamera ışıkları kapanınca eklemişti: “Aslında günümüz modern dünyasında, kadını erkeği yok artık, sen direk bodoslama, ağız dalaşının başladığı yerde, kapa çeneni Demet.” Haklı mı dersiniz? Bilemiyorum ama, eğer mümkünse insanların yüzünde bir gülümseme olmayacaksa, hadi gelin nolur vazgeçelim. “O ağzınızdaki son lafı da gediğine koymaktan!” Geçen gün Sezen Aksu’ya genç sevgilisini sormuşlar, “Bu haber vesilesi ile sizlerin yüzünde gülümseme olabildiyse ne güzel” demiş…
Eh, insan boşuna Sezen olmuyor tabii…



