Zamana Atılan İmza: Ali Avaz’ın Bitmeyen Yolculuğu
İnsanın vatanı çocukluğudur derler; çocukluğun vatanı ise bazen bitmek bilmeyen yollardır.
Yönetmen, senarist, oyuncu ve Türk Halk Müziği sanatçısı Ali Avaz, 2 Mart 1936’da Harput’un kadim toprağında, Elazığ’da dünyaya gözlerini açtığında, kaderi de bu çok kültürlü coğrafyanın ritmiyle mühürlenmişti. Hayat, onun için daha üç yaşındayken Elazığ merkezine, beş yaşında ise babasının görevi vesilesiyle Akdeniz’in kokusunu taşıyan Mersin’e doğru akan bir nehre dönüştü. İlk eğitim adımlarını Mersin Kurtuluş İlkokulunda attı. Ancak rüzgar yön değiştirmekte gecikmedi; babasının görevinden ayrılmasıyla aile, rotayı yeniden Elazığ’a çevirdi ve Ali, ilkokul ikinci sınıfı Elazığ İnönü İlkokulunda okudu. Göç, bu ömrün değişmez dekoruydu. Bu kez istikamet Ege’nin incisi İzmir’di. İlkokul 3, 4 ve 5. sınıfları İzmir Asansör İlkokulunda tamamladı.
Deha, erken yaşta kurulan hayallerin büyüklüğünde saklıdır. Daha çocuk yaştayken, kalemin gücünü keşfeden Ali, yazdığı “Evde Ders” isimli oyunla 1949 yılında bir yarışmada ikincilik kürsüsüne çıktı. Ortaokula başladı başlamasına ama bir öğretmenle yaşadığı fikir ayrılığı ve anlaşmazlık, resmi eğitim kapılarını onun için kapattı. Fakat bilinen bir gerçek vardı ki; bazı ruhlar mekteplere sığmayacak kadar geniş bir hayat okulunun talebesidir.

Sahnenin Tozu ve Halkın Aynası: Tiyatro Yılları
Gençlik yılları, onun içindeki sanat ateşinin harlanma dönemiydi. Kendi köklerine sadık kalarak Ali Harputlu Tiyatrosu’nu kurdu ve Anadolu’nun bağrına doğru uzun bir turneye çıktı. Kendi kaleminden dökülen “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” oyununu sahneye koydu. Beş yıl boyunca adım adım Anadolu’yu gezen bu oyun, sıradan bir metne değil, hayatın tam da kendisine dayanıyordu; çünkü gücünü doğaçlamadan, günlük siyasi gelişmelerden ve aktüel konulardan alıyordu. Sanat, toplumun yaralarına basılan naif bir merhem olduğu sürece kalıcıdır.
Ali Avaz, tiyatroda son büyük hamlesini 1971 yılında yaptı. Nezihe Güler, Necip Tekçe, Baki Tamer ve Güngör Küçükertuğran gibi kıymetli isimlerden oluşan güçlü bir kadroyla tekrar Anadolu turnesine çıktı. Tam 72 gün süren bu yoğun ve yorucu turnenin ardından, tiyatro perdesini bir daha açmamak üzere hayatından uğurladı. Ancak sahne bitse de onun insanları selamlama biçimi sadece biçim değiştirecekti.
Unkapanı’nda Bir Devrimci: İstanbul Plak
Ses, zamana karşı kazanılmış en zarif zaferdir.
1962 yılında Ali Avaz, Doğu Bank İş Hanı’nda Şair Söğütoğlu ile ortaklık kurarak müzik tarihinde devrim yaratacak İstanbul Plak firmasını hayata geçirdi. İlk plağını da aynı yıl kendi sesiyle doldurdu. Tiyatro yıllarında yazdığı “Ali Evleniyor” isimli parodi, plağa okunduğunda adeta yer yerinden oynadı ve beklenmedik bir satış patlaması yaşandı. Bu başarı, iki-üç ayda bir çıkacak yeni plakların habercisiydi. Bu plakların alametifarikası, bir yüzünün dinleyenleri güldüren “Gırgır”, diğer yüzünün ise memleket meselelerine ayna tutan toplumsal ve siyasi taşlamalardan oluşmasıydı.
İstanbul Plak, sadece bir yapım şirketi değil, Türkiye’de müziğin teknolojisini değiştiren bir öncüydü. Ülkeye Stereo ses teşkilatını getiren ilk firma onlar oldu. Türkiye’nin ilk stereo 45’liği, Gönül Akkor’un seslendirdiği “Bana Neler Vaat Ettin” şarkısıyla müzik tarihindeki yerini aldı. Yine bir ilke imza atarak, Esin Engin’in senfoni orkestrasını arkasına alıp Gönül Akkor’a muazzam bir uzunçalar (LP) hazırladılar.
Ali Avaz; Erkin Koray, Mine Koşan, Arif Sağ ve Çetin Alp gibi devlerin ilk 45’liklerine imza atan gizli kahramandı. Gönül Akkor’dan Zeki Müren’e, Yıldıray Çınar’dan Cem Karaca’ya, Güneri Tecer’den Mustafa Yolaşan’a kadar 40’a yakın dev sanatçıyla omuz omuza çalıştı. Ne var ki, 1979 yılının sonlarına doğru piyasayı esir alan ve emeği hiçe sayan korsan kaset furyası başlayınca, bu haksızlığa boyun eğmeyerek müzik yapımcılığını tamamen bıraktı. Çünkü gerçek bir sanatçı, emeğin ucuzlatıldığı yerde durmayı kendine yediremez.
Mahkeme Salonlarından Beyaz Perdeye
Onun sanatı hiçbir zaman suya sabuna dokunmayan türden olmadı. Cem Karaca için yapımcılığını üstlendiği o meşhur “1 Mayıs” parçası nedeniyle, dönemin Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerinden yargılandı; kasetleri toplatıldı, ömrünün bir kısmını mahkeme koridorlarında tüketti. Fakat o, inandığı sesten geri adım atmadı. Nazım Hikmet’in ölümsüz eseri *”Şeyh Bedrettin Destanı”*nı Cem Karaca’nın güçlü sesiyle buluşturdu; hemen ardından ise bir diğer efsane albüm olan “Safinaz” geldi.
Müzikten sonra yönünü sinemaya çevirdi. 1972 yılında Nişan Hançer’in yönettiği “Sarı Öküz Parası” filmiyle beyaz perdeye ilk adımını attı. Bunu, ikinci filmi olan “Hacı Ağalar Kralı” izledi. O, sinemada sadece bir oyuncu değil, üretken bir kalemdi. Öyle ki, yıllar sonra verdiği bir röportajda, kendi yazdığı pek çok senaryonun küçük değişikliklerle Türk sinemasının efsanesi Kemal Sunal’a çektirildiğini belirterek sinema tarihindeki gizli payına kırgın ama mağrur bir serzenişte bulunacaktı. Bazen en güzel hikayeleri gölgede kalanlar yazar, ışık altındakiler ise sadece oynar.
Vefa ve Sonsuzluk
Sanatçının gerçek ödülü, zamana karşı kazandığı ölümsüzlüktür.
Sanat hayatı boyunca onlarca saygın ödülle onurlandırılan Ali Avaz’a, hak ettiği en anlamlı vefa 27 Nisan 2010 tarihinde Kadıköy Halk Eğitim Merkezinde takdim edildi: “Yüzyılın Sanatçıları, Onur Ödülü”. Bu, bir ömrün halkın kalbindeki tesciliydi.
Her fani hikaye gibi, onun da dünya sürgünü bir gün nihayete erecekti. 27 Kasım 2013 tarihinde, bir süredir rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü İstanbul’daki hastanede son nefesini verdi. Arkasında devasa bir arşiv, kırık dökük anılar ve Türkiye’nin ses hafızasını bırakarak Karacaahmet Mezarlığı’nın sessizliğine, sonsuz uykuya uğurlandı.








