USD45,37
%0.27
EURO53,45
%0.42
EURO/USD1,18
%0.4
BIST15.151,00
%0.74
Petrol99,93
%-0.13
GR. ALTIN6.917,98
%1.49
BTC3.634.841,77
%0.26
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina
Nurbanu Kablan

Abim Deniz

Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Cellat uyandı yatağında bir gece

“Tanrım”  dedi  “Bu ne zor bilmece :

Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”

Ataol Behramoğlu

“Darağacında Üç Fidan”, Nihat Behram’ın bu kitabını yorganımın altında, ailemden gizli gizli okuyup, gizli gözyaşlarını döktüğüm zaman yeni yetişmekte olan bir genç kızdım, benim gibi kızlar oğlanların sevdası peşine düşmüşken ben denizlerin sevdasının peşine düşmüş gizli sevda çekiyordum…

Yıllar sonra Deniz’le ilgili bir kitap daha okudum, Erdal Öz‘ün “Gülünün Solduğu Akşam”, bu kez kitabı yatağımın üstündeki yorganın altında değil ama toplumun üstüne serilmiş koca bir kara nevresimli yorganın altında okumuştum. Seksen darbesinin deniz sevdalılarının üstünden silindir gibi geçip, herkesi ezdiği bir dönemdi, doksanlara doğru yuvarlanıyorduk, oğlum Diren yeni doğmuştu.

Yazarın adaşı olan Erdal Eren on altı yaşında idam edilmiş, biz de Erdal’ın arkadaşı olan bir gencin babasının gecekondusunda tesadüfen kiracı olarak oturuyorduk. Üniversite öğrencisiydim. Yüreğimizde asılmış acıların ölü bedenleri ile hayata tutunmaya çalışıyorduk. Ne kadar ağlamak istemesek de “gülünün solduğu akşamda” gözyaşları kendiliğinden akıyordu…

Ve nihayet  Hamdi Gezmiş ve Can Dündar‘ın birlikte oluşturdukları “Abim Deniz”i elime aldığımda 24 Ocak 2015, Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümü idi. Kitabı elime aldığımda dedim ki “Tamam, bu kez ağlamayacağım, yaşım kemale erdi.” Duygusallığa bağlamanın zamanı geçmiş, Deniz abimize yaraşır bir şekilde davranmanın olgunluğuna erişmiştik. Kahretsin tam tersi oldu ve gözlerim bana yine ihanet etti. Yanağımdan süzülen yaşları bırak zaman zaman hıçkırıklara boğulduğumu inkar etmeyeceğim.

Bazen bir kitabın neresinden anlatmaya başlayacağınızı bilemezsiniz. Bu tıkandığınızdan değil tam tersine yazacak şeyler sizin başınıza üşüştüğünden olur; çok şey yazmak isterseniz ama seçeceğiniz anlatılar sınırlıdır, Şu an öyle bir durumdayım. Dolayısıyla “Abim“iz Deniz’in” mezarı başından başlamak istiyorum. Onun mezarı başına ilk çiçekleri bırakan Karşıyaka’nın gecekondu mahallesinin bir okulunun öğrencilerinin minik elleridir.

Herkesin korktuğu bir zamanda orada görev yapan bir öğretmen ilk gün öğrencileriyle birlikte Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın mezarı başına gelir ve gelirken yolda topladıkları kır  çiçeklerini oraya bırakırlar. Tabii o öğretmen anında oradan sürülür ama şimdi o adsız öğretmen bu kitabın sayfalarında yerini alarak kendini çiçeklendirir.

Kitabın başında ise Deniz’in yurt dışında mektup arkadaşlarıyla yazışmaları vardır. Onlar arasında Almanya’da yazıştığı mektup arkadaşı Gabriele Kadenbach bulunur. Hamdi Gezmiş‘in oğlu Can Gezmiş onu internet üzerinden araştırır ve bulur. Kızın adresi değişmemiştir, Berlin’dedir ve evlenmesine rağmen soyadını değiştirmemiştir.

Kız, anne babası öldükten sonra kendisine kalan çocukluk evine yerleşmiştir. Gabriel ile hemen iletişim kurulur ve buluşma gerçekleştirilir. Gabriel Deniz ile yazıştığını hatırlar ama sonrasında neler olduğunu bilmez. Deniz neden bu kadar önemlidir, Gabriel anlamaz.

Can Gezmiş  ona Deniz’i özetleyen şu sözleri söyler:

“Che Guevara ile mektuplaşıp sonra mektuplarınızı yırttığınızı düşünün; işte öyle bir şey…

Deniz’i özetleyen en önemli cümle bu belki de. Che bir dünya devrimcisi idi. Fidel Castro ile yola çıkmışlardı, Fidel ülkesinde kalıp ülkeyi yönetmişti, popülerliğini yaşayarak kaybetmişti; oysa Che devrimden sonra bile kabuğuna sığmamış başka ülkelerde devrim yapmaya gitmiş, Bolivya’da haince öldürülmüş ve dünya çapında efsane bir devrim lideri niteliğine bürünmüştü. Deniz de Türkiye’nin efsane devrim lideri olmuştu. Belki Che kadar yaşasaydı o da bir dünya efsanesi haline gelecekti.

Che’nin kepi, Deniz’in parkası efsanenin en önemli sembolü olmuştu işte. Cellat onları öldürerek kurtulacağını düşünmüştü; oysa onlar her geçen yılda büyüyerek çoğalmıştı.

6 Mayıs sabahı Hamdi Gezmiş ve annesi sabah 07 ajansında öğrenirler Deniz, Yusuf, Hüseyin‘in idamını; anne feryadı koparır, yere atar kendini: “Gitti oğlum, Deniz’im” diye ağlar, o gece 02 civarında sıçrayarak uyanmış, içinden bir şeyler koptuğunu hissetmiştir; yani Deniz’in asılmasından hemen sonrasıdır…

Deniz’i ve arkadaşlarını kurtarma çabaları sonuç vermemiştir; ne dünya sanatçılarının da içinde bulunduğu ; Picasso, Aragon, Neruda, Beckett, Malraux‘nun infazları durdurun çağrısı, ne Mahir Çayanların onları kurtarmak için kaçırdıkları rehineler, (Üstelik Mahir Çayan ve arkadaşları bu uğurda Kızıldere’de öldürülmüşlerdir) ne baba Cemil Gezmiş’in çırpınması hiçbiri geri adım atılmasına vesile olmamıştır. Karar kesindir; “üçe üç!”..Deniz’in babasına teslim edilen not defterinden çıkan şiir; ölüme başı dik, korkusuzca giden, af dileyip belki de asılmaktan kurtulacakken asla af dilemeyen bir devrimcinin yaşama isteğini gösteren şiir;

Yenilmişsem

 Elim kolum bağlı

 (Boynumda yağlı ip)

 Gelip dayanmışsam darağacına

 (Dudaklarımda yarın Gözlerimde yarınlarda Unutmak mı gerek seni)

 Kapılar kapalı

 Tutulmuşsa gece kapkara yollar

 Sıcacık bir sevgi

 Sunmayacak mıyım insanlara

 Bakmayacak mıyım yarınlara

 Seslenmeyecek miyim insanlara?

25/Ocak/2015 – Nurbanu Kablan

Abim Deniz
0