Kalabalıklar İçinde Kaybolan Ses
Bazen insan, en çok kendi sesinde kaybolur. Hayatın gürültüsünde durup düşünmeyince, bir bakmış ki kendisinin bile gerisinde kalmış.
Her zamanki gibi çok konuştum. Sonrasında fark ettim ki, kendi sesinde kaybolan çocuklar gibi konuşmuşum. Dinlemekten çok anlatmaya çalışmışım. Bu da benim kusurum değil, ne yapayım konuşmuyorlar ki, konuşmalara verdiği tepkilerden anlayabiliyorum düşündüklerini… Ne yazık, ne üzücü, ne kötü değil mi? Neden, neden her işin benim ellerime kaldığını düşünecek ve inanacak kadar kaybetmişim insan’ (lar) a güveni mi?
İçimde bir ses yankılandı: “Artık böyle devam etmemeli!” Üstelik bu sadece bir ses değildi; koca bir çığlıktı.
Bir zamanlar gurur duyduğum değerler, şimdi altında eziliyordu. Bu farkındalık gece boyunca zihnimi meşgul etti. Çünkü biliyorum ki gündüzleri hepimiz hayatın gürültüsü içinde koşuşturuyoruz. O telaşta bazen en önemli detayları bile kaçırıyoruz.
Uzun zamandır kendime bir ilke edindim: Eğer kişisel onuruma doğrudan bir saldırı yoksa ani kararlar almaktan kaçınıyorum. Çünkü insan zamanla fark ediyor ki, küçük bir kelimenin ya da bir mimik ifadesinin bile büyük anlamları olabiliyor.
Bulunduğum çevreyle ne düşünce olarak ne de yaşam tarzı olarak ortak bir zeminimiz yok. Bu sadece belli bir gruba özgü değil; toplumun genelinde böyle bir fark hissediyorum.
Bu bir övgü değil, kendime dair bir yergi de değil. Sadece bir tespit.
Çoğunluk, hayatın sunduğu kadarıyla yetinerek mücadele ederken, ben kendi içime savrulmuşum. Kitapların içinde, düşüncelerin kıyısında, yalnızlığın kalabalığında sürüklenmişim.
Bağımsızlığım, anti-hiyerarşik tavrım beni ortak hareket edemeyen birine dönüştürmüş. Oysa ortak işler, ortak akıl ve uyum gerektiriyor.
Bir gerçek var: Onlar hayatı yaşıyor, ben ise kitaplarda oyalanıyorum.
Bu farkı görmek acı verici, ama belki de değişim buradan başlıyor.
İşte burada bir kitap aklıma geldi ve yeniden o kitabı okumaya başladım.
Duygusal Zeka: Daniel Goleman
Duygusal zekanın (EQ) bireysel farkındalık, iş ve sosyal hayattaki kritik rolünü bilimsel araştırmalar ve gerçek yaşam örnekleriyle ortaya koyuyor. Kitap, duygusal zekayı (EQ) beş temel başlıkla inceliyor: Özfarkındalık, Öz yönetim, Motivasyon, Empati, Sosyal beceriler. Bu özelliklerin çocuklukta verilmesinin önemine de çocuk eğitimi açısından geniş önerilerle yer verilmiş. Bu bir gerçektir ki asıl hayat başarısının, hatta bundan da önde huzurun ve mutluluğun temel kaynağı duygusal zekamızdır. Sağlığımız ve hastalıklarla mücadelemizdeki etkisi bile inanılmaz. Kendi duygularımızı tanımak, kontrol edebilmek, onlara yön verebilmek ve yanıldığımızı fark edebilmek, tüm ilişkilerimizi, empati yeteneğimizi ve sosyal becerilerimizi geliştirecektir. Çünkü diyalog halinde olduğumuz insanlarla iletişimimizde karşı tarafın bizde yarattığı öfke, üzüntü, kırgınlık, hayal kırıklığı ve korku gibi duygu sistemimizdeki geri bildirimlerin aslında çoğunun kendi zihnimizde oluşturduğunu fark ederiz.
“Aristo’nun Çağrısı: Herkes kızabilir, bu kolaydır. Ancak doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde kızmak, işte bu kadar kolay değildir.”
”Aristo-Nikomatos Etikleri
New York’ta Ağustos ayında kavurucu bir akşamüstüydü; hani o insana terlemenin verdiği sıkıntıdan yüzü buruşan türden. Otelle dönerken Madison Caddesi’nden bir otobüse bindiğimde, o orta yaşlı zenci şoförün sıcak bir gülümseme eşliğinde nazikçe “Merhaba! Nasılsınız?” demesiyle irkildim. Bu selam, şehrin yoğun trafiğinde yolunu bulmaya çalışırken otobüse binen herkese verdiği türdendi. Günün bozucu ruh haline girmiş bütün yolcular benim gibi irkildi ve pek azı bu selama karşılık verdi. Ancak otobüs kilitli trafikte yoluna devam ettikçe yavaş, hatta sihirli denebilecek bir değişim meydana geldi: Şoför bir monolog halinde bizlere geçtiğimiz yerlerde neler olup bittiğinin dökümünü veriyordu: “O dükkânda müthiş bir ucuzluk, şu müzede harika bir sergi vardı, bir alt sokaktaki sinemada başlayan yeni filmi duydunuz mu?” gibi. Şehrin zengin seçeneklerini anlatırken duyduğu zevk sanki bulaşıcıydı. Otobüsten inerken hemen herkes bindiği andaki sert kabuğunu kırmıştı. Şoför “Hoşçakalın, iyi günler!” diye bağırırken hepsi ona gülümsedi. Bu olayın anısı yirmi yıldır bende yaşıyor.
Bu olayın anısı yirmi yıldır bende yaşıyor. Madison Caddesi’nde o otobüse bindiğimde, psikoloji doktoramı yeni tamamlamıştım. Ancak o günün psikoloji öğretisinde böylesi bir değişimin nasıl olabileceğine pek değinilmiyordu. Psikoloji biliminin duygumanekizması hakkında bildikleri neredeyse hiçe yakındı. Kendini iyi hissetmenin otobüs yolcularından başlayarak tüm şehre bir virüs gibi yayıldığını hayal ettiğimde, yolcuları üstlerine çökmüş somurtkanlıktan arındırabilen, kalplerini yumuşatan, bir parça da olsa içlerini açan, sanki sihirli bir güce sahip bu otobüs şoförünün kentin bir tür barış elçisi olduğunu düşündüm.”
Gördüğünüz gibi, daha kitabın başlangıcında okuduğumuz kitabın girişi bile eserin karakterini bizlere açıklayıcı ve doğru anlamamızı sağlayacak nitelikte sözlerdi.
Çok uzun cümlelere gerek olmadan “Empati” özelliğinden habersiz çoğunluğun içinde olduğumuzu sanırım en güzel anlatan cümle şoförün tavrıdır. Daha uzun ve açıklayıcı yazmak ayrıca internet gazeteciliği ve dergi çalışmalarındaki farkların farkında olarak nasıl daha sağlıklı ve toplumsal yararı olan işler yapabileceğimi bir kez daha ciddi olarak düşünüyorum. Çünkü toplumsal faydası olan her iş, doğal olarak zaten kişiye de faydalı olacaktır.










