Sahnenin Ardındaki Ses: Orhan Asena
Bazı yazarlar vardır; yazdıkları dönemi aşar, söyledikleri sözler zamanla eskimez. Orhan Asena, bu isimlerin başında gelir. Onu yalnızca bir tiyatro yazarı olarak anmak eksik olur. Asena, sahneye taşıdığı karakterlerle bu ülkenin vicdanını, iktidarla insan arasındaki bitmeyen gerilimi anlatan güçlü bir düşünce insanıdır.
1922’de Diyarbakır’da başlayan hayat yolculuğu, küçük yaşlarda kalemle kurulan bir dostlukla şekillendi. Şiirle ve öyküyle tanıştı; kelimelerin yalnızca anlatmak için değil, sorgulamak için de var olduğunu erken yaşta fark etti. Defter kenarlarına düşen ilk dizeler, ileride tiyatro sahnelerinde yankılanacak büyük çatışmaların habercisiydi.
1945’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Bir yanda hekimlik, bir yanda yazarlık… Anadolu’nun farklı kentlerinde doktorluk yaparken, yalnızca hastalıkları değil, yoksulluğu, adaletsizliği ve insanın iç dünyasındaki kırılmaları da gözlemledi. Hekimlik ona insan acısını yakından tanıttı; tiyatro ise bu acıyı anlatmanın dili oldu. Asena’nın eserlerinde görülen güçlü insan çözümlemelerinin temelinde, bu yılların izleri vardır.
1950’lerle birlikte Türk tiyatrosunda Orhan Asena adı daha sık duyulmaya başladı. “Tanrılar ve İnsanlar – Gılgamış” ile sahneye çıkan bu güçlü kalem, izleyiciye yalnızca bir hikâye anlatmıyordu. İnsanın tanrıya, kadere ve iktidara karşı verdiği kadim mücadeleyi güncel bir dille sorguluyordu. Asena’nın tiyatrosu, rahatlatan değil düşündüren bir tiyatroydu.
Onun tarihsel oyunlarındaki karakterler, ders kitaplarından çıkıp sahneye konmuş figürler değildi. Hürrem Sultan, Şeyh Bedreddin, Atçalı Kel Mehmet, Kanuni’nin oğulları… Hepsi iktidarla vicdan arasında sıkışmış, karar vermek zorunda kalan insanlardı. Asena, tarihi bugünün aynası olarak kullandı. İktidarı yücelten değil, sorgulayan bir anlayışla yazdı. Oyunlarında başkaldırı vardı; ama bu başkaldırı düşünmeden değil, bedelini bilerek yapılan bir itirazdı.
12 Mart döneminden sonra Almanya’ya gidişi, hayatındaki önemli kırılmalardan biri oldu. Sekiz yıl süren bu dönem, onun için kolay geçmedi. Ancak uzaklık kalemini susturmadı. Aksine, bu topraklara dair soruları daha da derinleşti. Türkiye’ye döndüğünde Ankara’da Devlet Tiyatroları’nda edebî kurulda görev aldı. Böylece yalnızca yazar olarak değil, tiyatronun gelişimine yön veren bir isim olarak da katkı sundu.
Kırkı aşkın oyun yazdı. Eserleri sahnelendi, ödüller aldı, farklı dillere çevrildi. Ona sıkça yakıştırılan “Türk tiyatrosunun Shakespeare’i” benzetmesi, abartılı bir övgüden çok, insan doğasını evrensel bir derinlikle ele alışının ifadesiydi. Asena’nın oyunları, farklı dönemlerde sahnelense bile güncelliğini yitirmedi.
1998 yılında “Devlet Sanatçısı” unvanı verildi. Ancak Orhan Asena’nın asıl mirası, aldığı unvanlar değil; seyircinin zihninde bıraktığı sorulardır. O, kesin cevaplar vermedi. Düşünmeye, tartışmaya ve yüzleşmeye çağırdı.
15 Şubat 2001’de Ankara’da hayata veda etti. Ardında yalnızca sahnelenmiş oyunlar değil, hâlâ konuşulan, hâlâ tartışılan bir düşünce dünyası bıraktı. Bugün Orhan Asena oyunları yeniden sahnelendiğinde, şunu bir kez daha görüyoruz: Bazı yazarlar ölmez. Çünkü onların anlattığı çatışmalar, hâlâ bizimle yaşamaya devam eder.











