Malum, bahar geldi; ağır kışın etkisiyle bahçede bahar temizliğine davranma vakti… Bugün, evin önündeki size fotoğrafını paylaştığım eğreti, kırık dökük saksıyı çöpe atayım diye davranırken, bir de ne göreyim! Ne su verdiğim, ne de gübre attığım bu çöpe koyulası saksının içinde filiz veren üç ayrı ve epey de sağlam kökü olan bu yeşillikler, direnmiş soğuğa, kara rağmen… Onları gölün oradan koparttığımda, “Yahu Demet, çer çöp ne bulsan tutup eve getiriyorsun ha!” diye söylenmişlerdi bana. Vay anasına be! Aylar geçti, üstünden koca kış geçti, kökleyip atayım dedim ama ne mümkün! Hayret ettim epey, çünkü hani bazen gözünün içine baktığımız, el bebek gül bebek muamele ettiklerimiz daha çok kırılgan olabiliyor hayatta ve ayakta kalmaya…
Elbette bazı canlılar diğerlerine göre daha narin bakım, ilgi gerektirebilir kuşkusuz. Direnip, dayanıp yaşama tutunmaya hepsinin tabiatı aynı derecede uygun değil elbette. Yani kiminde eksi kırk derecede hayatta kalma kapasitesi var, kimindeyse sıcaklık bir iki derece değişti mi, bir yağmur yedi mi, kırılıp dökülmeye eğilimli… Kapasite meselesi evet ama, işte bu saksıda boy veren filizleri görmek beni yine o klasik referans noktama götürdü: nasipte vardı da bu yeni filizler fışkırdı topraktan yine.
Aklıma geldi de, siz de bilirsiniz: “Nasipse gelir elden yemenden, nasip değilse ne gelir elden…” Size ikram edilen o çay, misafiri olduğunuz sofralar, kazandıklarınız ve bu liste uzayıp gider… Peki ya eve varıp da içemediğimiz o çay, gidip sofrasına oturamadıklarımız, peki ya kaybettiklerimiz… İşte onlar da nasipte olsaydı olurdu… Demek ki sadece nasip değilmiş. Birilerini suçlama; yahu sen kaza yapmasaydın, ne güzel varsaydık sofralara ya da falanca beni şikâyet etmeseydi, şu da bunu yapmasaydı da kaybetmeseydim işimi, kapatmasaydım ekmek teknemi… Ama iyi de o çıkmış nasipten, hepsi bu… Sen plan yaparsın, bir de hayat sana bir plan yapıp sana golü çakabilir; olur durum 1-0. Bir televizyon kanalında izlemiştim, astrolog hanım diyor ki, “Çocuğum ağustosta doğsun diye ayarladım!” ama gelin görün ki, geliş için iki ay erkene bilet bulmuş! Veeee şu en tırstığım karakterli ikizler burcunda doğdu…
Kayseri’de çok muhterem Ahmet amcam, bir gün kopardığı takvim yaprağından bana şunları okumuştu: “İstersen düş kafanı kır, alın yazın değişmez…” Haydaaa Demet! Sen şimdi bizim alnımızdaki yazı hiç değişmiyorsa, ne gerek var ki gayrete mi diyorsun? derseniz, ben de aynını sormuştum… Ama bu sorumuza da rahmetli Ahmet amcamın cevabı hazırdı: “Kaderin iki şeyle değişir Demet! Kalbinden gerçekten isteyerek ettiğin güzel temenni, dua ve dileklerle ve başkalarına ettiğin yardım ve iyiliklerle…”
Velhasıl, hangi hayaller, dilekler ve dualar gerçek olur derseniz, muhtemelen ayağı yere sağlam basan, yani altı emek, çaba, sevgi ile ilmek ilmek örülmüş olanlar… Hele bir de bütün bu çabaların üstüne, bir de birilerine bir iyiliğiniz de dokunduysa, işte kadayıfın üstüne kaymak gibi oluyor bu yapıp ettikleriniz… Ama bu iyilikleri yaparken de “nokta atışı, somut olarak, şu zorluktan, şu sorundan kurtulmak için şu kişilere elimden gelenin en iyisini yapmalıyım diye gayret ederek…” Çünkü birine bir iyilik yapabilmek de hakikaten nasip işi. Bazen çok istiyorum ama bir de bakmışım tren kaçmış o istediğim iyiliği etmeye… O yüzden iyilik yapabilmeniz bile sizin çaba ve gayretinize bağlı olarak nasipte varsa olabilir ve eklersiniz hanenize bir artı…
Niyetlerimiz, bizi dileklerimize götüren bir köprü olabilir mi? Neden olmasın! En azından denemekte fayda var. Eğer sonuç istediğimiz gibi olmazsa, eh biz de elimizden geleni yaptık ettikse, gerisini kadere atarak yola devam edebiliriz… Yani herhalde kaderinde girdin bir yola, belki bir çıkmaza ya da ne bileyim bataklığa… Yok başka yolun, battı balık yan gider misali dalıyorsun daha da pisliğin, zorluğun içine diyelim…
Heh burada bir soluklanalım: Bir arkadaşım demişti ki, “Demet öyle yıllar geçip gitti ki hayatımdan, bıraktım kendimi çukura, ne ettiysem olduramadım! Ha bir metre kanalizasyona batmışım, ha yüz metre diye diye vazgeçtim her şeyden, herkesten…” Ama sonra fark ettim ki, iyi ama! Sen vazgeçsen de, sen peşini bıraksan da, hayatta yiyecek lokman, yaşayacak günün varsa ve eşek gibi devam etmen gereken sorumlulukların varsa, öyle depresyona girmeye vaktin bile olmuyor…
Sizce bazı insanlar diğerlerine göre daha mı şanslı oluyor? Bakıyorsun, ekmek elden su gölden gibi, senin çırpınıp yapıp ettiklerine kıyasla adeta yelkenliyle süzülüyor yanından, sen boğulmayayım diye çırpınırken… Ama biliyor musunuz, bir sorsan yanından süzülüp giden yelkenliye, ne kadar da zordur durumu; o yelkenlinin de bir başına! Anlatır da anlatır… Bir dokunur, bin ah işitirsin… Yani herkesin çok haklı olduğu bir dünya düzeni burası. Çok da takılmamak en iyisi olabilir.
Babam derdi ki: “Amaaan Demetim, kendini, yapıp ettiklerini çok da önemseme; sen olmasan da yarın güneş doğacak, dert ettiğin herkes ve her şey olup gidecek, sensiz de veya sana rağmen…”




…Gittim geldim bekledim yeni yazini okumayi, gelmedin bugun kalbimize misafir…