“Ben Meşgulüm” Yok, “Sana Meşgulüm” Var
Ha bir de üstelik Hege’ye “Yahu senin ellerin, ayakların da çok büyükmüş be!” dedikçe, varın tahmin edin bu sevimsiz lafların Hege’deki acısını… Hatta bu durum Hege’nin travmasıydı bile…
“Yahu Demet, bu Hege ismi de neyin nesi?” derseniz, meğerse Hege’nin Norveçli büyük dedeleri ona bu ismi vermiş vermesine ama Hege pek de ötesini berisini bilmezmiş başka… Derken uzun yıllar cebinde sakladığı kocaman elleri gibi, pek çok kocaman elli ve Hege gibi uzun boylu insanları, Norveç Oslo Gardermoen Havalimanı’nda görünce kalbi çok rahat hissetmiş.
“Yahu Demet, “herkesi benim gibi uzun ve kocaman elli görünce adeta ait olduğum toprağa bastı ayaklarım O havalimanında!”, dedi…
Hege’nin annesinin o güne dair bana, bize, herkese öğüdü: Ecdadınızı bilin… Geçmişini bilesin ki travmasız güzel bir geleceğin olsun…
Şimdi Norveç’ten Ege’deki şirin Anadolu köyüne götüreyim sizi… Bayrama, yer sofrasına buyurun; kız, damat ve gelin ile oğlan, torun torba dolu sofrada…
Sonra vızır vızır evdeki telefon çalıyor. Aslında yer sofrasındaki herkes biliyor ki arayan gelin hanımın muhterem babası. Çünkü hep ilk bayramı kutlayan, hep ilk tebrik etmeye arayan odur.
Hatta gelin kız kendi babasına “Yahu arama babacığım, müsait değiller” diye ısrarla tembihlese bile…
Fakat O da ne! O gün sofradaki hiç kimse, ama hiç kimse bir çırpıda kadirşinas Anadolu insanı güzelliğinde kalkıp telefona cevap vermiyor yine. Aksine suratlar “şimdi müsait değiliz” modunda…
Sonra ne mi oluyor? Ne önemi var ki sonra ne olduğunun artık, açıkçası bana ne, bize ne!… Yalnız burada bu satırlarda tamamen kaldırdım, sildim literatürden “bayram günü müsait değiliz, bir alo demeye” lafını…
Çünkü gelin hanımın babası çok yoğun çalışan bir insan olmasına rağmen, iki eli kanda olsa her zaman müsaitti o insanlara… Taparcasına sevdi…
Şimdi Ege’den uçalım Güney Amerika kıtasındaki o küçük köye… Günümüzün modern dünyasında “bazıları çok meşgulüz, açılışlar, davetler, kokteyller…” kafasında…
Aslında bildiğiniz gibi, “hiç kimse gerçekten o kadar da meşgul değildir be ya!”
“Ben meşgulüm yok, ben sana meşgulüm var”… Çünkü meşguliyet havalı ya günümüzde!
Ama gerçekte yapayalnız yaşantılarındaki köylerinde sıkıntıdan yapacak bir şeyler arayıp duran, kelimelerinize cımbız atan, tedirgin insanlar…
Aslında onlardan iliklerinize kadar hissettiğiniz: “insane ve insanlığa muhtaçlar”. Fakat yine de havalarında, sularında yani damarlarında “önemli insanlar, meşgul olmalı” algısı var…
Hayat yolculuğumuzda “meşgulüz” ya da “müsait değiliz” diye kaçırdığımız bir ton güzellik var inan Maria Jose…
İşte sırf bu yüzden bizde kapılar, sofralar, yürekler ardına kadar açıktır; her geleni Hızır biliriz biz…
Kaçırdığın trenler gardan çoktan ayrıldı Maria Jose… Bırak artık sosyal medyadan Öğrendiğin taktiklerle yüzdürdüğün gemileri…Sen ve siz meşgul dünyanızda kalın ya da kalmayın, gerçekte kimsenin umuru değil…
Ve Edmonton’a gidelim, Sevgili Chloe… Seni tesadüfen gördüğüm o gün aslında hiç de o binaya girmek gibi bir düşüncem yoktu. Üstelik senin orada çalıştığını, o gün kanser hastası arkadaşın için bir doğum günü partisi olduğunu ve aciliyetten girdiğim lavaboda seni göreceğimi hiç tahmin bile edemezdim…
Tam on küsur yıl sonraki bu rastlantı için çok mutluyduk ikimiz de. Sana bu ayaküstü karşılaşmamızda teşekkür ettim yardımların için, sen ise ağlamaya başladın. Sanırım yine çocukluğunda annenle olan acı hatıraların seni esir aldığı anlardaydın… Yoksa içten bir teşekkürden ağlamazdın sen?
Hani hep derdik ya: “Teşekkürde hızlı, eleştiride yavaş olmalı insan” diye…
Ama ne olur annenle barış artık. Annen de hasta, tıpkı bu arkadaşın gibi.. üstelik, annen çok yaşlı ve yalnız…
“Bazı arkadaşlar akrabadan öte” fikrine hiç katılmıyorum. Atandan, öten’den gayri kavga edecek başka kuvar bul! Herkes iyi hoş da sen neden hâlâ “annem çocukluğumu bile yaşatmadı ki” sitemindesin? Üstünden 40 küsur yıl geçmiş, unut artık annene kızmayı…
Anneni sarıp kucaklamadıkça, kimlere dert yansan, kimlere anneni şikâyet edip akıl sorsan, haklılığını savunsan da dinmez yüreğindeki ıstırap…
Annenin sana ihtiyacı var, senin de onun kollarına… Ve son olarak, odamdaki Türk lokumları kutularına mı ne oldu? O lokumları iki ayrı zamanda, iki ayrı kimseye vermek niyetiyle almıştım. Ama kaderde lokumların yolu Ankara’dan Oruro’ya gitmek varmış…
O halde, ölesiye çırpındığım hayat; nasipte, kısmette varsa olan olur, kalan kalır, giden gider…




