USD46,50
%0.04
EURO52,88
%-0.11
EURO/USD1,14
%-0.17
BIST14.331,21
%-1.43
Petrol74,28
%-3.28
GR. ALTIN6.000,33
%-2.32
BTC0,000000
%0
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina
Cemil Uçar
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Zamanın Durduğu Yer

Zamanın Durduğu Yer

Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Üç Yürek, Tek Kader

Tarihin akışı içinde bazı hayatlar, bireysel sınırları aşarak bir dönemin, bir kuşağın ve ortak bir inancın sembolü haline gelir. Kadir, Ahmet ve Hakkı Kolgu; yolları adalete ve özgürlüğe inanmış bir gençliğin rüzgârıyla kesişen, ömürlerini bir idealin uğruna harcamaktan çekinmeyen üç devrimci arkadaştı. İstanbul’un mavi sularından Trabzon’un hırçın yeşiline kadar uzanan coğrafyalarda başlayan bu yaşam öyküleri, lise yıllarında filizlenen ve tüm ülkeyi saran toplumsal eylemlerin tam merkezinde birleşti. Onları bir araya getiren şey, sadece dönemin getirdiği gençlik heyecanı değil, dünyayı daha adil bir yer kılma arzusuydu.

İlk gençlik yıllarının o korunaklı limanlarından çıkar çıkmaz kendilerini toplumsal mücadelenin içinde bulan bu üç fidan, zamanın tüm zorluklarına karşı kelimelerle, fikirlerle ve birbirlerine olan sarsılmaz bağlılıklarıyla direndiler. Henüz hayatın baharında, insan sevgisini ve sınıfsız bir dünya idealini göğüslerinde taşıyan bu gençler, adımlarını korkusuzca attılar. İçlerindeki özgürlük ateşi, girdikleri her ortamda çevrelerini aydınlatan birer meşaleye dönüştü. Yaşadıkları dönemin sert siyasi iklimine rağmen, adanmış bir ruhla yürüdükleri bu yol, onları tarihin silinmez sayfalarına, unutulmaz birer “sıra neferi” olarak nakşetti.

Namuslu İki Çocuk: İdealler, Eylem ve Kaçış

Gencecik yaşlarında özgürlük ateşiyle yanıp tutuşan, insan sevgisiyle dolu iki fidan; Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan. Henüz Vefa Lisesi sıralarında yolları kesişen, Mahir Çayan’ın fikirlerinden ilham alarak silahlı propaganda yöntemini benimseyen bu gençler, inandıkları dava uğruna gözlerini kırpmadan ileri atıldılar. Takvimler 16 Nisan’ı gösterdiğinde, CIA ajanı olduğunu düşündükleri Amerikalı subaylara yönelik planlanan eylem için harekete geçtiler. O gün ne bir tereddüt ne de bir korku vardı yüreklerinde; sadece adanmış bir sevda ve sarsılmaz bir inanç rehberlik ediyordu adımlarına.

Eylem günü Kadir, yoldaşları Ahmet ve Hakkı Kolgu’yu motosikletiyle olay yerine bıraktı ve arka sokakta beklemeye koyuldu. Ahmet ve Hakkı’nın gerçekleştirdiği eylem sonucunda Amerikalı subay Sam Novello ve şoför Ali Sabri Baytar hayatını kaybetti. Silah seslerinin ardından Kadir, yoldaşlarını alarak hızla uzaklaşsa da, planlandığı gibi onları beklemesi gereken kamyon yerinde yoktu. Beşiktaş, Zincirlikuyu ve Bebek hatlarında polisle yaşanan amansız bir kovalamacanın ardından, önce Hakkı, ardından Kadir vurularak kanlar içinde yakalandı. Hakkı, hastane odasında hayata gözlerini yumarak özgürlük ateşine karıştı.

Hukukun Çiğnendiği Yargılama ve Sessiz Çığlık

Kadir ve Ahmet için sonucu baştan yazılmış, tiyatral bir yargılama süreci vakit kaybetmeden başlatıldı. Dönemin iddialı savcısı Faik Tarımcıoğlu, örgütü çökertme misyonuyla acele bir iddianame hazırladı. Hukukun en temel ilkelerinden biri olan “suçun şahsiliği” ilkesi tamamen görmezden gelindi; zira Kadir sadece gözcülük yapmış, eylemde silah kullanmamıştı. Öldürülen Amerikalıların gerçek kimlikleri ve görevleri iddianamede “Salıpazarı’nda müfreze görevlileri” denilerek örtbas edildi ve nihayetinde beklenen karar çıktı: İdam.

Bu adaletsiz karar karşısında iki genç devrimci asla boyun eğmedi, pişmanlık belirtmedi. Kararın açıklandığı gün, tesadüfen Filistin halkıyla dayanışma günüydü ve onlar egemenlerin yüzüne karşı Filistin’in özgürlük mücadelesini haykırdılar. Yargılama boyunca serinkanlı ve dik duruşlarını bozmayan Kadir ve Ahmet, mahkeme salonunda infial yaratmak yerine derin bir sessizliğe büründüler. Haklarında verilen ölüm fermanına bıyık altından tebessüm ederek arkalarını dönüp gittiler; o gün mahkeme salonunu sarsan şey, sessizliğin asil ve mağrur gücü oldu.

Selimiye’de Kesilen Biletler ve Son Perde

25 Haziran 1981’e gelindiğinde, Amerikan heyetinin Türkiye ziyaretiyle eş zamanlı olarak idam hükümleri jet hızıyla onaylandı. Üç yüzü aşkın sanığın bir arada yargılandığı ana davadan Kadir Tandoğan ve Ahmet Saner’in dosyaları yangından mal kaçırır gibi ayrıldı. Aileleriyle son kez çok kısa görüşmelerine izin verilen gençlerin, avukatlarıyla temas kurmaları dahi engellenmeye çalışıldı. Adeta Amerikan emperyalizmine sunulacak acele bir diyet gibi, iki namuslu çocuğun bileti Selimiye Kışlası’nın gölgesinde kesildi ve tren geri dönüşü olmayan o yola doğru hareket etti.

Son Görüşme ve İstasyonun Eşiği

Biletlerin kesildiği ve geri dönüşü olmayan o trenin kalkmak üzere olduğu artık kesinleşmişti. Selimiye’nin kasvetli havasında, avukatlarıyla son kez bir araya gelmelerine izin verildiğinde, mahremiyet ve hukuk duvarları çoktan yıkılmıştı. Koğuş kapısından ilk çıkan Ahmet Saner oldu. Metanetini bir an bile kaybetmeden, yüzü hüzünle gölgelenmiş avukatı Nebi Barlas’a dönerek o meşhur soruyu sordu: “Yani tren kalkıyor mu? Bilet kesildi mi?”

Karşısındaki tecrübeli hukukçunun gözlerindeki çaresizliği gören Ahmet, rollerini değiştirerek avukatını teselli etmeye başladı. “Nebi abi, niye bu kadar üzülüyorsun? Lütfen bırak üzülmeyi” diyerek, geride kalan yoldaşlarına ulaştırılmak üzere son mesajını fısıldadı: “Arkadaşlara söyleyin, biz trene biniyoruz; onlar treni kaçırmasınlar.” Hemen ardından gelen Kadir Tandoğan da aynı sarsılmaz vakarla adımlarını attı. Dostlarına selamlarını iletirken, ne bir pişmanlık ne de bir korku emaresi taşıyordu; başları her zamanki gibi dik, inançları taze ve eksiksizdi.

Paşakapısı’nda Kasvetli Bir Gece ve Hukukun Sonu

25 Haziran 1981 gecesi, Kadıköy sokakları daha önce hiç tanık olmadığı bir kuşatmanın altındaydı. En ücra köşelere kadar konuşlandırılan polis ve asker barikatları, yaklaşan infazın ve o infazı gerçekleştirenlerin içindeki korkunun somut birer nişanesi gibiydi. Gece yarısını geçtikten sonra, Paşakapısı Cezaevi’nin projektörlerle aydınlatılmış bahçesinde hummalı bir hazırlık başladı. Bahçenin tam ortasında çatılmış üç direk ve ucunda sallanan bir ilmek, altındaki iğreti masa ve sandalyeyle birlikte misafirlerini bekliyordu.

Sessizliği yırtan “Misafirler geliyor!” anonsuyla birlikte, adeta bir ölüm dansını andıran koşuşturma hız kazandı. Alışılmışın dışındaki kalabalık protokol dikkat çekiciydi; rütbeli askerler ve emniyet amirleri sırayla dizilmişti. Henüz iade-i muhakeme başvuruları sonuçlanmadığı için infazın durdurulması yönündeki avukat itirazları, en temel hukuk normları çiğnenerek savcılık tarafından reddedildi. Kadir, yasal bir hakkı kullanarak dini vecibe bahanesiyle avukatı A. Rıza Dizdar ile görüşmek istediğinde ise hücresinin önü etrafını saran görevlilerce adeta abluka altına alındı. Avukatının imama fısıldadığı ve yüksek sesle okunmasını istediği duanın Türkçe meali bahçede yankılandı: “Sizi ebediyete gönderenler zannetmesinler ki ebedi kalacaklar.” Kadir, bu sözleri tebessümle karşılayarak “Hoşçakalın, tüm dostlara selamlar” dedi. Durumu fark eden savcı, Ahmet’in dini telkin hakkını kullanmasına izin vermedi.

Darağacında İki İnanç Abidesi

Demir kapıların açılmasıyla ilk olarak Ahmet Saner darağacına doğru yürüdü. Gözleri gökyüzünde, dudaklarında ise yüksek sesle söylediği gerilla marşı vardı. Sesi kesmek isteyen askeri müdahaleyi bir kafa atışıyla bertaraf ederek marşını sonuna kadar haykırdı. Kürsüye çıktığında savcının son sözünü sorması üzerine, “Bizi asanlar şunu bilsinler, kendileri de bir gün asılacaklar!” diyerek ipi kendi elleriyle boynuna geçirdi. Celladın telaş içinde ipi bağlayacak yer aradığı o tarihi anlarda, Ahmet avukatıyla göz göze geldi; o bakış, yaşanmış ve yaşanamamış tüm sevdaları, sarsılmaz bir cesareti geride kalanlara anlatma vasiyetiydi. Kendi altındaki sandalyeye vurduğu sert tekme, sandalyeyi uçurup bir albayın yüzüne çarptırırken, Ahmet salıncakta sallanan güzel bir çocuk gibi tarihe geçti.

Hemen ardından demir kapı bir kez daha açıldı ve yine aynı gür sesle söylenen marş bahçeyi doldurdu. Kadir Tandoğan, adımlarını ağır ve vakur bir şekilde atarak darağacının önündeki yerini aldı. Savcının son sözünü sorması üzerine, adeta geleceğe bir manifesto bırakırcasına konuştu: “Anayasalar toplum için, emekçiler, halklar ve işçiler için yazılır. Ama maalesef bizde belli bir zümre için kullanılıyor. İnanıyorum ki halkın, emekçilerin, işçilerin sahip olacağı anayasalar gelecektir.” Sözlerini bitirdikten sonra tıpkı mahkeme salonunda olduğu gibi arkasını dönüp yürüdü. Sandalyeye çıktığında elleri titreyen, ipi geçirmekte zorlanan celladına dönerek, insan üstü bir serinkanlılıkla son dersini verdi: “Sakin ol kardeşim, telaşlanacak, acele edecek bir şey yok. Biraz sakin ol.”

(Kadir Tandoğan)

Ateşin Harlatıldığı An: Son Tekme ve Ölümsüzlük

Kadir, yaşamının bu en son ve en keskin virajında, etrafını saran tüm o karanlık protokole inat inanılmaz bir sakinlik içindeydi. Adımlarında korkunun en ufak bir izi yoktu; aksine, en mutlu gününe, bir düğüne gidiyormuş gibi mağrur ve neşeliydi. Bahçedeki asıl şaşkınlık, korku ve hatta gizli gözyaşları, adaleti çiğneyenlerin ve o fermanı uygulayan cellatların yüzlerinde okunuyordu. Tarih bir kez daha rollerin değiştiğine tanıklık ediyordu; mahkûm edilenler özgürlüğün asaletini taşırken, hüküm verenler kendi korkularının esiri olmuştu. Kadir, elleri titreyen celladını teselli ettikten sonra ilmeği kendi elleriyle boynuna geçirdi ve gecenin zifiri karanlığını yırtan o son haykırışına başladı.

Sesi, Paşakapısı Cezaevi’nin duvarlarını aşarak Kadıköy’ün barikatlarla kapatılmış tüm sokaklarında yankılanıyordu. Sandalyeye sımsıkı ve sarsılmaz bir inançla basarak, defalarca inancının ve öfkesinin çığlığını gökyüzüne bıraktı. O an sergilediği bu muazzam irade karşısında cellatlar donakalmış, altındaki sandalyeyi çekmeye dahi cesaret edememişlerdi. Tıpkı birkaç dakika önce aynı yoldaşlığı paylaştığı Ahmet gibi, Kadir de kendi özgür iradesiyle altındaki sandalyeye sert bir tekme vurdu. Ahmet’in uçurduğu sandalyenin yanına bir yenisi eklenirken, aynı ipte bu kez bir başka devrimci yürek sallanmaya başladı. Ahmet’in tutuşturduğu o sönmez yangın, şimdi Kadir’in boynunda daha da harlanıyor ve geleceğe silinmez bir miras olarak devrediliyordu.

(Ahmet Saner)

(Dipnot: MLSP/B: Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği.)

Zamanın Durduğu Yer
0