USD46,47
%0.04
EURO53,28
%-0.05
EURO/USD1,15
%-0.11
BIST14.806,37
%0.49
Petrol78,84
%-1.51
GR. ALTIN6.289,73
%1.36
BTC0,000000
%0
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina
Demet KORUCU
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. DÜNYA’DAN İNSAN MANZARALARI

DÜNYA’DAN İNSAN MANZARALARI

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Ben Meşgulüm” Yok, “Sana Meşgulüm” Var

Nasıl anlatsak, nereden başlasak… Bir uzak, bir yakın gidip gelelim kuş misali; bir oraya bir buraya… Aslında insan olmanın ortak paydasında buluştuğumuz gerçeği; sınırları, vizeleri, çantası, bavulu, yola koyulma işlerini uzakları yakın ediyor…Başlayalım çok değer verdiğim bir arkadaşım Hege ile… Hege benden epeyce uzun, aslında pek çoğumuzdan ya da ortalama pek çok insandan çok daha uzun ve her görenin “basketçi misin kızım?” diye sorduğu biriydi. Tahmin edeceğiniz gibi, hiç memnun değildi bu “basketçi misin?” sorusundan da, uzun boyundan da.

Ha bir de üstelik Hege’ye “Yahu senin ellerin, ayakların da çok büyükmüş be!” dedikçe, varın tahmin edin bu sevimsiz lafların Hege’deki acısını… Hatta bu durum Hege’nin travmasıydı bile…

“Yahu Demet, bu Hege ismi de neyin nesi?” derseniz, meğerse Hege’nin Norveçli büyük dedeleri ona bu ismi vermiş vermesine ama Hege pek de ötesini berisini bilmezmiş başka… Derken uzun yıllar cebinde sakladığı kocaman elleri gibi, pek çok kocaman elli ve Hege gibi uzun boylu insanları, Norveç Oslo Gardermoen Havalimanı’nda görünce kalbi çok rahat hissetmiş.

“Yahu Demet, “herkesi benim gibi uzun ve kocaman elli görünce adeta ait olduğum toprağa bastı ayaklarım O havalimanında!”, dedi…

Hege’nin annesinin o güne dair bana, bize, herkese öğüdü: Ecdadınızı bilin… Geçmişini bilesin ki travmasız güzel bir geleceğin olsun…

Şimdi Norveç’ten Ege’deki şirin Anadolu köyüne götüreyim sizi… Bayrama, yer sofrasına buyurun; kız, damat ve gelin ile oğlan, torun torba dolu sofrada…

Sonra vızır vızır evdeki telefon çalıyor. Aslında yer sofrasındaki herkes biliyor ki arayan gelin hanımın muhterem babası. Çünkü hep ilk bayramı kutlayan, hep ilk tebrik etmeye arayan odur.

Hatta gelin kız kendi babasına “Yahu arama babacığım, müsait değiller” diye ısrarla tembihlese bile…

Fakat O da ne! O gün sofradaki hiç kimse, ama hiç kimse bir çırpıda kadirşinas Anadolu insanı güzelliğinde kalkıp telefona cevap vermiyor yine. Aksine suratlar “şimdi müsait değiliz” modunda…

Sonra ne mi oluyor? Ne önemi var ki sonra ne olduğunun artık, açıkçası bana ne, bize ne!… Yalnız burada bu satırlarda tamamen kaldırdım, sildim literatürden “bayram günü müsait değiliz, bir alo demeye” lafını…

Çünkü gelin hanımın babası çok yoğun çalışan bir insan olmasına rağmen, iki eli kanda olsa her zaman müsaitti o insanlara… Taparcasına sevdi…

Şimdi Ege’den uçalım Güney Amerika kıtasındaki o küçük köye… Günümüzün modern dünyasında “bazıları çok meşgulüz, açılışlar, davetler, kokteyller…” kafasında…

Aslında bildiğiniz gibi, “hiç kimse gerçekten o kadar da meşgul değildir be ya!”

“Ben meşgulüm yok, ben sana meşgulüm var”… Çünkü meşguliyet havalı ya günümüzde!

Ama gerçekte yapayalnız yaşantılarındaki köylerinde sıkıntıdan yapacak bir şeyler arayıp duran, kelimelerinize cımbız atan, tedirgin insanlar…

Aslında onlardan iliklerinize kadar hissettiğiniz: “insane ve insanlığa muhtaçlar”. Fakat yine de havalarında, sularında yani damarlarında “önemli insanlar, meşgul olmalı” algısı var…

Hayat yolculuğumuzda “meşgulüz” ya da “müsait değiliz” diye kaçırdığımız bir ton güzellik var inan Maria Jose…

İşte sırf bu yüzden bizde kapılar, sofralar, yürekler ardına kadar açıktır; her geleni Hızır biliriz biz…

Kaçırdığın trenler gardan çoktan ayrıldı Maria Jose… Bırak artık sosyal medyadan Öğrendiğin taktiklerle yüzdürdüğün gemileri…Sen ve siz meşgul dünyanızda kalın ya da kalmayın, gerçekte kimsenin umuru değil…

Ve Edmonton’a gidelim, Sevgili Chloe… Seni tesadüfen gördüğüm o gün aslında hiç de o binaya girmek gibi bir düşüncem yoktu. Üstelik senin orada çalıştığını, o gün kanser hastası arkadaşın için bir doğum günü partisi olduğunu ve aciliyetten girdiğim lavaboda seni göreceğimi hiç tahmin bile edemezdim…

Tam on küsur yıl sonraki bu rastlantı için çok mutluyduk ikimiz de. Sana bu ayaküstü karşılaşmamızda teşekkür ettim yardımların için, sen ise ağlamaya başladın. Sanırım yine çocukluğunda annenle olan acı hatıraların seni esir aldığı anlardaydın… Yoksa içten bir teşekkürden ağlamazdın sen?

Hani hep derdik ya: “Teşekkürde hızlı, eleştiride yavaş olmalı insan” diye…

Ama ne olur annenle barış artık. Annen de hasta, tıpkı bu arkadaşın gibi.. üstelik, annen çok yaşlı ve yalnız…

“Bazı arkadaşlar akrabadan öte” fikrine hiç katılmıyorum. Atandan, öten’den gayri kavga edecek başka kuvar bul! Herkes iyi hoş da sen neden hâlâ “annem çocukluğumu bile yaşatmadı ki” sitemindesin? Üstünden 40 küsur yıl geçmiş, unut artık annene kızmayı…

Anneni sarıp kucaklamadıkça, kimlere dert yansan, kimlere anneni şikâyet edip akıl sorsan, haklılığını savunsan da dinmez yüreğindeki ıstırap…

Annenin sana ihtiyacı var, senin de onun kollarına… Ve son olarak, odamdaki Türk lokumları kutularına mı ne oldu? O lokumları iki ayrı zamanda, iki ayrı kimseye vermek niyetiyle almıştım. Ama kaderde lokumların yolu Ankara’dan Oruro’ya gitmek varmış…

O halde, ölesiye çırpındığım hayat; nasipte, kısmette varsa olan olur, kalan kalır, giden gider…

DÜNYA’DAN İNSAN MANZARALARI
0