O gün, uzun yıllar aynı araştırma grubunda birlikte çalıştığımız, son dönemde de elektronik laboratuvarında neredeyse dirsek teması mesafesinde omuz omuza olduğumuz arkadaşımızın düğünü için hazırlanmıştım. Dünyanın öbür ucunda yapılan bu düğün, gelin hanımın Fransa’dan olması sebebiyle oldukça uluslararası bir katılımcı profiline sahipti. Akademik camiadan isimler, farklı ülkelerden gelen konuklar… Kısacası, dünya haritası adeta salona taşınmıştı.
Ve elbette tahmin edebileceğiniz gibi, davetliler arasında öyle kıyafetler vardı ki… Cüzdanları da, yürekleri de hoplatacak cinsten! Ortam tam anlamıyla bir görsel şölendi. Pahalı markalar adeta sessiz bir rekabet içindeydi. Taşlar parlıyor, renkler birbirine göz kırpıyordu.
Bazı hanımlar vardı ki… Bir an durup düşündüm: “Acaba etek giymeyi mi unutmuş?” Yok canım, daha neler Demet! Meğer o elbisenin stili öyleymiş! Bizim yarım aklın ermediği yerler, modanın en iddialı noktalarıymış meğer. Bir de o ayakkabılar… İncecik topuklar, üstünde kurdeleler, fiyonklar; bunlar yeni trend herhalde… Adeta bayram çikolatası paketi gibi! Ama bir servet değerindeymişler… Şu an üzerinde yürüyen şey, ayakkabı değil, belki borsa endeksli bir yatırım aracı.
Ansızın iç sesim devreye giriyor, pabuçların kaç para olduklarını işitince: “Yahu Demet, senin etin ne budun ne? O ayakkabıyı almak için kim bilir kaç ay çalışman gerekir!” Vallahi aslında bana bedava verseler giymem dediğim türden. Hemen ardından klasik atasözü tokadı bana: “Kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş…”
Makyajlara hiç girmeyeyim desem… Ama girmeden de olmuyor. Bazı yüzler vardı ki, sanki duvara badana yapılmış gibi! İçimden “Ayol bu kimyasallar birazdan reaksiyona girip patlayacak mı acaba?” diye geçirmedim değil. Doğallıkla aram iyi olunca, fazlası bana hep biraz yabancı geliyor.
“Peki sen ne giydin Demet?” dediğinizi duyar gibiyim.
Benim gardırop malum… Yılların değişmeyen klasikleri. Beyaz üzerine siyah puantiler, lacivert üzerine beyaz puantiler… Ekose etek-ceket-pantalon takımları, küçük geometrik desenler, lacivert-beyaz çizgili gömlekler, piti kare desenler, erkek olsun kadın olsun süper buralarda! Yukarıdan aşağıya doğru koyulaşan renkler. Kahverenginin birkaç tonu bir arada da çok iyi fikir! Diz altı kalem etekler; siyah, lacivert, gri… Balıkçı yaka kazaklar; siyah, lacivert, kahverengi ve birkaç kırmızı… Eskiden derdik ya: “Beş kuruş fazla olsun, kırmızı olsun.”
Açık mavi gömlekler, lacivert bol paça kumaş pantolonlar, toplantıların vazgeçilmezi… Bej ve kahve tonlarında resmi ya da fırfırlı gömlekler ve bunların açıklı koyulu renk oyunu… Son zamanlarda gömlek üstüne V yaka süveterler… Bir de sorulan o meşhur parçalar: “Demet, bu annenden mi kaldı?” denilen, renk renk el örgüsü hırkalar… Kırmızı, lacivert, yeşil… Kışın onları giyince öğrenciler peşime takılıyor: “Hocam, elci bi tiyi mi destekliyorsunuz?” diye.
Anlayacağınız, klasik dediğimiz bu parçalar var ya… İnsanla birlikte yaş alıyor ama eskimiyor. Hatta doğru kombinle insanı bulunduğu ortamda en şık kişi bile yapabiliyor. “Demet, bu kadar şeyi anlatıyorsun, sende büyük bütçe var galiba?” diyenler de çıkabilir. Keşke öyle olsa… Ama gerçek şu ki, bu gardırop biraz da şartların eseri. Yıllardır kendime kıyafet almaya sıra gelmedi. Kimi annemden yadigâr, kimi komşumun kızı Melike’den kalanlar, kimi arkadaşım Gül’ün kızı Gülsüm’e küçük gelenler… Ama hepsi öyle güzel ki, sanki dünyanın en özel koleksiyonundan çıkmış gibi duruyorlar. Doğrusunu isterseniz, ben daha çok kitaba ve kırtasiyeye paralar dökmeye deli olduğum için, kıyafetler hep “bir ara sıra gelir inşallah”a kaldı. O “bir ara” da yıllar oldu gelmedi.
Ama şunu fark ettim: Üzerimde ne olursa olsun, yüzümdeki gülümseme, sakinliğim, dinlemeyi seven halim… En iyi makyajım onlar. Zaten çok nadiren yaptığım o küçük makyaj dokunuşlarını da hep silip çıkıyorum. Çünkü bana ait olmayan, eğreti bir şey gibi duruyor. Diyelim ki, kendimi boya badana yaptım, göz altındaki koyulukları kapattım; iyi ama, o zaman da aynadaki o kişi ben değilim ki. Anlayacağınız, bu konulara bu kadar uzağım.
Ve gelelim o düğüne…
Komşumun kızı Melike’nin kendisine küçük geldiği için bana verdiği, siyah beyaz puantili elbisesini giymiştim. Bütün ekip arkadaşları çok kalabalıktık ve fotoğraf çektirmek istediler. Ben de arkalarda bir yere sıkıştım. Kalabalığın içinde, fotoğrafçı bir anda bana sesleniyor. “Heeeey, siz! Şuraya en öne gelin, çünkü kıyafetiniz yıkılıyor.” Onca ihtişamın, markanın, ışıltının arasında Los Angeles melekleri arasında… Bizim Eminönü pazarından alınan, benim güzel Melike’m elbisesi yıkılıyormuş.
Belki gençlere buradan küçük bir fikir çıkar: Klasikler ve sadelikler her zaman güzel. Dünyadaki yeni trend; boyadık, süsledik, püsledik kendimizi, takıp takıştırdık, bedenimize üçer beşer küpe ve dövme ekledik, bunlara da doyduk. Şimdi yeniden “fabrika ayarları” en ilginciymiş kafasına da geliyor buralarda insanlar; çünkü en doğal halde olan az ve daha kıymetli…
Değişmek, denemek, renklenmek… Saçları maviye boyamak da, sonra tekrar sarıya dönmek de… Ama insan eninde sonunda kendi “fabrika ayarlarının” ne kadar orijinal, ne kadar güzel olduğuna dönüyor saatler… En doğal hali, en çok yakışanı oluyor mu ne?
Bir arkadaşım vardı, kolları dövmelerle doluydu. Zamanla sildirmeye başladı. “Dövmesiz daha orijinalmişim” dedi. Öğrencilerimde piercing furyası vardı; bir tane, bir tane daha… Sonra yavaş yavaş vazgeçtiler. Hepsine sorduğumda hep aynı şey: “Bir süre sonra sade hali daha iyi geldi.”
Velhasıl kelam… Zamanla buralarda insanın aklı, sadeliğin derin güzelliğine doğru evriliyor. Ama yine de bu satırlarda, bizim ülkemizdeki insanımızın, her birimizin gardırobunda olabilecek renklerin, desenlerin, süveterlerin, dünyanın her yerinde kabul ve saygı gören joker parçalar olduğunu yazmak istedim. Kendimize bir ayna tutalım ve tek rakibimiz, kendimizin bir gün önceki versiyonu…
Ve galiba en önemli değişim; saçta, kıyafette, aksesuarda değil… İçimizde başlıyor. Kültürde, eğitimde, bakış açısında. Geri kalan her şey mi? Onlar sadece paketin süsü…
- Yazı Boyutunu Ayarla Okuma rahatlığı için seçin
- Küçük 100% Dev




