Duvarlarında çocuk seslerinin yankılanması gereken bir ev bugün tamamen karanlığa büründü. Şimdi o ev çok sessiz, buz gibi. Bir anne insanın kanını donduracak düzeyde cinayete kurban gitti. Henüz hayatı anlamaya bile vakti olmamış iki çocuk, çok ağır bir suskunluğa itildi.
Ülke klasiği haline gelmiş, hemen hemen her gün kadınların katledildiği haberlere tanık oluyoruz. Bu bizim normalimiz oldu artık. Bu normalliğin altında ezilip yitip giden, karanlığa bürünen minik yürekleri hiçe sayarak üstelik. Sözün bittiği yer mi? Kesinlikle evet. Ama içinde büyüyen isyanın koca bir çığlık gibi açığa çıktığı da bir yer. Nedeeeennnn??? Defalarca sorduğumuz bu çok katmanlı soruyu yine sormaya mecburuz. Neden?? Neden kadınların sürekli katledildiği bir ülkeye gözümüzü açıyoruz? Neden ?
Tarih boyunca birçok toplumda kadın, mülkiyet gibi görülen, sesi kısılan, namus kisvesi altında öğrenilmiş bir güç algısının esiri olmuş. Yasalar fazlasıyla yetersiz ve eksik. Mevcut yasalar değişse bile bu algının değişmesi mümkün mü? Mesele bireysel bir öfke gibi duruyor olsa da aslında toplumun kendine tutması gereken bir ayna ve bu aynada terazi hepten kırık.
Bu cinayetlerin hepsinde ortak bir profil var. Kontrolü elinden kaybeden ya eski sevgili ya da eski eş. “Ya benimsin ya kara toprağın” mantığı hâkim ve bu korkunç mantık bastırılmış duyguların birden patlaması, kontrolsüz gücün ele geçmesi ve geri dönüşü olmayan kan donduran yıkımların oluşmasıyla son buluyor. Terazinin kırık yanı şu: Toplum erkeklere duygularını yönetmeyi öğretmiyor. Öfke fazlasıyla bir güç unsuru. Öfkenin doğuracağı korkunun etkisiyle gücün yeniden geri alınacağına inanılıyor. Bu kod nesilden nesile misler gibi de aktarılıyor.
Evde, okulda, sokakta şiddetin ardı arkası kesilmiyor. Giderek daha da korkunç boyutlara varıyor. Yine mi? deyip normalleştiriyoruz. Terazinin en korkunç kırık yanı da bu zaten. Çünkü normalleştirdiğimiz, sesimizi çıkarmadığımız şiddet, bizi resmen toplumsal bir çöküşe götürüyor. Sosyal medya, diziler, oyunlar, haberler bu çöküşü çokta güzel besler nitelikte. Çıkış az, risk çok fazla. Dolayısıyla fail yalnız değil ve sesini çıkarmayan toplum suça ortak konumda. Çok derin bir insanlık kaybı. Sesi çıkanlar sadece geride kalan boynu bükük evlatlar, bağrı yanan analar, karanlık bir boşluğun içinde çırpınan ama asla görülmeyecek olanlar…
Bir diğer ortak nokta, bu cinayetlerin çoğu geliyorum diyen ölümler. Koruma kararları kâğıt üzerinde kalıyor malesef. Oysaki tablo kadını daha fazla korumaya, kontrolsüz şiddeti uygulayanı da ıslah etmeye dönük olmalı. Çünkü derin psikolojik sorunlar tek başına bir cinayete neden değildir. Terazinin en temel kırık yanı toplumsal ve sistemsel boşluklardır. Sonuçlarıyla değil suçu önlemeyle uğraşan, şiddet suçlarını en üste koyan, riskli bireyleri izleyen, denetleyen, psikolojik destek sağlayan bir yapı mutlaka olmalı.
İki küçük yavrunun omuzlarına bırakılan ağır bir enkazla güne uyandık. Onlar için dünya bir daha eskisi gibi dönmeyecek. Yarım kalmış hatıralar, cevapsız sorular, aile sıcaklığından, anne sesinden yoksun ve kaybedilmiş bir gelecek. Çok acı çoook.
Umarım en güçlü iyileşenlerden, ışığa yürüyenlerden olurlar. Ve umarım içlerinde yeniden filizlenecek gücü sağlayacak olan her türlü desteğe sahip olurlar.










