1 Ocak – 31 Aralık 2025 tarihleri arasında toplam en az 391 kadın, erkekler tarafından katledilmiştir. Bu vakaların 297’si kadın cinayeti, 94’ü ise şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçmiştir.
Afrika’daki kabilelerde bile “Kadın Cinayeti” diye bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Saraylarındaki iktidarını kaybetmemek için birinci derece yakınlarını katleden, tarihe altın harflerle yazılmış yöneticilerin hegemonyasını düşündüğümüzde, anlı şanlı atalarımızın “kudretli erkeklik” mirasıyla yüzleşmek kaçınılmazdır.
Kadınların Değeri ve Toplumdaki Yeri
En büyük korkuları; karar veren, düşünebilen, aklını kendi yaşamı için kullanan, birey olmaya cüret eden, “ben değerliyim” hissiyatına sahip KADIN’dır. Dünyadaki her iki insandan birinin kadın olduğu ve 2026 yılında hâlâ “Kadının İnsan Hakları” kavramının Orta Çağ paradigması merceğinden belirlendiği bir kültürde, son bir yıldır tek hedefim olan Ege Üniversitesi’nde “Kadın Çalışmaları” üzerine Yüksek Lisans yapmak, benim için onur verici bir duygudur.
Türkan Saylan’ın dediği gibi: “Kız çocuklarını kurtaralım.” Ben bu sözün üzerine çok acil şu cümleyi eklemek istiyorum: “Erkek evlatlarımızı Orta Çağ zihniyetinin vahşiliğinden kurtaralım.”
Farkındalık ve Eğitim İhtiyacı
Psikoloji, Toplum Bilimleri, Felsefe, Toplumsal Cinsiyet, İnanç Sistemleri ve Tarih üzerine okuduğum onlarca kitaptan edindiğim farkındalık ve metanoyik bakış açısıyla yaptığım gözlemler sonucunda, naçizane tespitlerimi paylaşmak isterim. Genel olarak maddelerinin anlamı “Kadın İnsandır” olan İstanbul Sözleşmesi’nin varlığı ya da yokluğu, tek başına yaşatamıyor olabilir. Çünkü yüzyıllardır bilinçaltına kazınmış, hücrelere işlemiş, yazılı olmayan yasalar mevcuttur.
Bu yasalara göre erkekler; bu dünyada ve ebediyette sonsuz egemenlik ve saadete kavuşacaktır. Bu yasalardaki en büyük tehdit ise: “Kadın Fitnesi.”
Aşk ve Evlilik Kurumu Üzerine
Sosyal medyada izlediğim bir videoda iki oyuncu arasında şöyle bir diyalog geçiyordu:
“Hayatta önemli olan dört soru vardır Don Oktavio:
- Kutsal olan nedir?
- Ruh neden oluşmuştur?
- Neyin uğruna yaşanmalı?
- Ve neyin uğruna ölünmeli?”
- Dördünün de cevabı aynıdır: Yalnızca AŞK.
Evlilik kurumu, günümüzde geçerliliğini ve anlamını yitirmeye başlamıştır. Karl Marx’ın şu tespiti bu durumu ispatlar niteliktedir: “İki insanı aynı evin içinde tutan şey AŞK olmalıdır.” Bizim gibi ataerkil ve feodal kültürlerde, evlilik kurumu bu kutsallığın misyonunu ne kadar taşıyabiliyor?
Kadının hizmetkâr, itaatkâr, çilekeş, cefakâr, fedakâr, edilgen olması; her türlü şiddete maruz kalmasına rağmen “Buna şükür” demesi beklenen, “sığıntı” olarak yaşamaya layık görülen kadınların birliktelik anlayışı mı kutsaldır?
Sevgi ve Anlam Arayışı
Masmavi gökyüzünün sonsuzluğu altında, insanın bu hayattaki varoluş amacının sevgi duygusunu yaşamak ve yaşatmak olduğunu kabul edersek; bu duygunun tüm anlamları anneliğe yüklenerek, sevgi ve saygı ihtiyacı bir nebze olsun giderilmeye çalışılan; dogmatik inanç öğretilerine göre fizyolojisi, benliği ve varoluşu nedeniyle fitne ve suç unsuru olarak görülen kadın için ruh neden oluşturulmuştur?
Özgürlük, sevgi ve saygı isteyen kadının; kendi ruhunun varlığından korkması, utanması için mi? Ses telinden çıkan sesin haram sayıldığı bir kültürde; tamamen eril sesin egemen olduğu, ancak oğlu evlendikten sonra “VAR” olabilen kadınların değersizleştirildiği bir düzen için mi yaşanmalı?
Ataerkil Yapının Etkileri
Ataerkil yapının bu dünyada egemen olup, öldükten sonra sonsuz haz özgürlüğüne kavuşacağına inanılan yüce amaçlar için mi? Yoksa bilimin, aklın, bilginin, eğitimin ve uygarlığın ışığında; aklı hür, fikri hür, vicdanı hür; sevgi, saygı, güven içinde, anlamlı bir yaşamın sonunda mı?
Elon Musk’ın, Mars’ta yirmi yıl içinde kendi kendine yeten şehir kurmayı planladığı; Steve Jobs’un, dünyada savaşsız ve kansız bir dijital devrim yarattığı; Bill Gates’in, 13 yaşında ilk yazılımını yazıp Microsoft’u kurduğu; Mark Zuckerberg’in, 2010 yılında Time dergisi tarafından “Yılın Adamı” seçildiği, Şubat 2023 itibarıyla 62,1 milyar dolarlık servete ve 22 Mart 2024 itibarıyla 2,56 milyar aktif kullanıcıya sahip olduğu bir çağdayız. Bu örneklerin her biri bir erkek ve onları yetiştiren bir kadın sayesinde mümkün olmuştur.
Evet, bizim ülkemizde kadınlar ölüyor. Ülkemiz yüz yıl önce, bugün Afganistan’daki Taliban zihniyeti ile aynı paradigmaya sahipti. En büyük korku yine aynıydı: Karar veren, sorgulayan, düşünen kadın.
İNSAN olarak sevgi, saygı ve güven görmediğinde; biricik yaşamında “yaşayan bir ölü” olmayı reddettiği için; kadına şiddet uyguladıkça başarılı, kudretli, otoriter, disiplinli erkek olunacağı öğretilen ve bununla gurur duyulan erkekler “onurlu” olabilsin diye kadınlarımız ölüyor.
Erkeklerin çok eşliliği farklı formlarda yaşadığı; kadını çocuk bakıcısı ve nesil devamı aracı olarak gören değerler sisteminde; lügatinde sevgi, saygı, güven, aşk olmayan; bunların yerine kadın fitnesi, şeytan, suç unsuru kavramlarını koyan zihniyet tarafından; hayattan beklentisi yalnızca sevmek, sevilmek, değer vermek ve değer görmek olan, yani “Yalnızca AŞK” isteyen kadınlar; “Katli vaciptir” diyen zihinler tarafından öldürülüyor.
Şule BECER
Ressam – Yazar




