Elazığ’ın Efsanevi Kabadayıları ve Unutulmaz Raconu
Bir dönem düşünün; adaletin henüz soğuk duvarlı binalara sıkışmadığı, mahallelinin huzurunun bir “tesbih şıkırtısı” ile sağlandığı zamanlar… Kabadayılık denince akla İstanbul’un arka sokakları ya da İzmir’in kahvehaneleri gelse de, bu raconun kitabının yazıldığı asıl yerlerden biri, sert bakışlı ama mert yürekli adamların şehri Elazığ’dır.
Anadolu’nun göbeğinde, mertliğin harman olduğu bu topraklarda “Kabadayı” demek, korku değil saygı demekti. Elazığ’da kabadayılık bir unvan değil, adeta bir “kamu görevi”ydi. Mahallenin görünmez mühürdarı, garibanın hamisi, sokağın gayriresmi yargıcıydı onlar. Yürüdüklerinde ceketler iliklenir, bir bakışlarıyla kavgalar biterdi.
Hafızalara Kazınan “Ağır” İsimler
Bugün bile isimleri geçtiğinde bir duraksama yaşatan, halkın dilinde birer destana dönüşen o efsaneleri hatırlayalım… Buco İbo’nun heybeti, Kalaycı Memet’in keskin bakışı, Kör Zeko’nun namı… Sokakların tozunu yutmuş, raconun kitabını yazmış isimler: Zaza Ahmet, Şık Ali, Mahmut Bey, Deli Kemal… Ve niceleri: Seyit Paşa, Yaralı Musto, Şah İsmail, Seyit Ali Yurdakul, Asker Memet, Somoncu Ahmet, Çaka Hafıza…
Bu isimler birer masal kahramanı değil; etten kemikten, hatasıyla sevabıyla yaşamış “gerçek” insanlardı. Kimi sertliğiyle otorite kurdu, kimi babacanlığıyla gönüllere taht kurdu. Ama hepsinin ortak paydası aynıydı: Kendi çöplüğünde değil, gönül coğrafyasında söz sahibiydiler.
Silahın Değil, Yüreğin Raconu
Elazığ kabadayısının anayasası yazılı değildi ama herkes ezbere bilirdi: Düşene vurulmaz, kadına yan bakılmaz, çocuğa el kalkmaz. Devletin elinin uzanamadığı çıkmaz sokaklarda onlar devreye girerdi. Alacak verecek davası da onlara gelirdi, namus davası da. Ve onların kestiği parmak, acımazdı.
Bu racon, sadece fiziki güç veya belde taşınan silahla ilgili değildi. “Söz namustur” ilkesiyle yaşarlardı. Bir mesele olduğunda mahkeme kapısından önce kabadayının kapısı çalınırdı. Çünkü orada alınan karar, vicdanlarda hemen karşılık bulurdu.
Harput Rüzgârına Karışan Efsaneler
Elazığ’dan taşıp Malatya’ya, Ankara’ya, İstanbul’a uzanan bu nam, sadece bir “güç gösterisi” değil, bir duruştu. Bugün sosyologlar onlara “devlet otoritesinin boşluğunu dolduran sosyal figürler” diyebilir. Ama Elazığlılar için onlar, bir dönemin kapanmayan parantezidir.
Bugün o adamlar fiziken aramızda yoklar. Belki mezar taşları yosun tuttu ama isimleri, Harput’un rüzgârına karışmış birer efsane gibi hâlâ sokaklarda fısıldanıyor. Sokaklar değişti, binalar yükseldi ama o “ağır abi” ruhu, şehrin duvarlarına sinmiş halde yaşamaya devam ediyor.
Çünkü onlar, Elazığ’ın sadece geçmişi değil, “Gakgoş” duruşunun ta kendisidir.











