O gün kutlanası bir gündü; doğum günü müydü, bir şeyler için gözün aydın mıydı, neydi? Ama son 2-3 yıldır kutlanası her doğum gününde, tebrikte, işte öyle kendi çapımızda “maksat muhabbet olsun, çay şahane, kutlama bahane” diye oturduğumuz günleri sabote etmek isteyen ekip görev başındaydı. Ekip dediysem; dünyadaki her şeyi en doğru bildiğini sandıkları için, Edi ile Büdü misali kendi başlarına kalmış, gerçekte yapayalnız dünyalarında sıkıntıdan patlayan ve sırf bu sebeple başkalarının mutluluğuna dinamit koymayı kendi eğlenceleri bilen karı koca demek daha doğru olur sanırım bu ekipçiye.
Aslında bizim Türk kültürünü, örf ve adetlerimizi bilsinler diye, hiç değişmeyen “Her Türk, ülkemizin bir fahri konsolosudur” sorumluluğundaki sloganımdan hareketle, uzun yıllar, çoğunlukla hep benim ev sahipliğimde, son derece güzel yemekler yapıp sofralarda ağırladığım bir karı koca çiftti bunlar. Aslında bana kalırsa yurt dışında herkes, gerçekte ülkesinin bir izdüşümü, yansıması olduğunun bilincinde hareket etmeli. En azından en temel seviyede sosyal normlar düşünüldüğünde, “İnsanlığın dini, dili, rengi, milleti yok” bu, iki kere iki dört eder kadar net gerçekte.
Neyse efendim, yapacak bir şeyleri olmadığı için olsa gerek, bizi görmeye, ziyaret etmeye oldukça meraklı bu karı koca için; nazar boncuklu çeyrek altın hediye etmekten tutun da ülkemizin kavurmasına, mezelerine, Türk lokumundan şambalisine… Yani efendim elimden gelenin en iyisini yapıp, aşkla hizmet etmeye gayret ettiğim insanlardı bunlar. Hatta bütün bu güzelliklerin üstüne, soframızda bir de tatlı dille “Sizler için pişirdik, hazırladık her şeyi” diye onları onurlandırmak da cabası…
Sonra gün geldi ve bizi evlerine davet ettiler. Vardık gittik; hani davete icabet gerekir bizim kültürümüzde. Elimiz boş gidilmez; şuradan Türk kahvesi, Türk lokumu, kahve fincanları, bir de Türk kahve makinesi derken, her ayrıntısı düşünülmüş hediye paketimizle… Çünkü biz anadan babadan böyle gördük: Davet edildiğin yere elin boş gitmeyesin, elinden çıkan hediye, dilinden dökülen sözcükler, yüzündeki tek makyajın güler yüzünde olsa yeter de artar bile güzel insan olmaya! Mantığında büyütüldük.
Öyle ya, burası dünyanın öbür ucu. Oturduğun sofradaki insanlar, haritada Türkiye’nin yerini bilmiyor da olabilir veya hayatında hiçbir zaman bir Türk’le oturup bir sofrada yemek yememiş de olabilir. Ve sonradan işitecektim ki hakikaten adam da karısı da hiç oturup bir sofrada yemek yememiş bizlerden biriyle… Bunu duyduğum gün, “Ne büyük sorumluluk yahu Demet,” dedim.
İşte böyleyken böyle, bende Nohudi’den kalma kafa… Gerçekte adamın karısının konuşmalarını sonradan bir yapbozun parçaları gibi birleştirince; kendi çocukluğunda hiç çocukluk fotoğrafları olmadığından, çocukken hiç kimsenin onun doğum gününü kutlamadığından, bu yüzden kendi doğum gününü kendisinin yalnız başına kutladığından falan filan bahsetmesine rağmen; genel geçer, laf olsun torba dolsun türü konuşmalar gibi olduğu için bunları her seferinde muhtemelen öylece dinleyip geçtim diyeyim size. Amma velakin, sonradan, hep sonradan gelir aklım başıma… İtiraf etmek gerekirse, insanlar arası ilişkilerde bir dengeyi tutturmak, çoğu zaman kuantum fiziğinden daha zor. Ben de az biraz geç mi anlıyor muyum ne? Biri yüzüme açık açık çıldırmış gibi söyleyene kadar, maalesef ben düşüncemde bile kirletmek istemiyorum karşımdaki insanın “insanlığını”…
Hatta bizi çağırdıkları o akşam yemeği davetinde, böyle hafiften “at kafanı yarasın” türü bir şeyler işittim, anladım bu adamın karısından. “Ayyy biz bir sürü et, sebze pişirdik pişirmesine de sana bir şey pişirmedik!” diye yüzüme söylese bile, kendime kızıp bir çimdik atıyorum öyle anlarda. “Yahu Demet, belki de yanlış çevirdin Fransızcadan Türkçeye. Yahu adamla karısı öyle demek istememiştir. Fesuphanallah Demet, ne güzel bir sürü kişiyi davet etmişler baksana, öküz altında buzağı aramaya gerek yok, alıngan olma! Bir şeylerden yanlış mana çıkarmaya gerek yok ki!” diye kendi düşündüğümden utanıyorum…
Ama unutmadan; köpeklerinizin psikolojisi bozulmasın diye gösterdiğiniz hassasiyeti evinize gelen misafir için gösteremiyorsanız, maalesef tabiat ana mı dersiniz, ilahi adalet mi dersiniz, fizik kuralları mı dersiniz, onu bilemem ama yapıp ettiklerimizin tahsilatı tıkır tıkır ödetiliyor; ama peşin ama faiziyle, ama bize ama en sevdiklerimize… Sonra “Neden kuş tüyü koltuklarda huzurum yok?” ya da “Bu çocuk neden böyle oldu?” demeyelim.
Bu kuantum fiziği de seni daha çok detayı parça pinçik ettirir oldu ha Demet! “Öğrendiğin ilim, faydalı ilim olsun Demet’im” diye dua eden manevi Iraz anacığına ayıp yahu! Öğrendiğin ilim, kimsenin yanlışını kazımaya, ayıplarını böbrek taşı temizler gibi ameliyat etmeye yarıyorsa, al başına çal öğrendiklerini Demet! Mezarlar senin gibi az biraz öğrenme sevdasına düşüp hayattan göçüp gitmiş insanlarla doludur belki de, hakikaten dedikleri gibi, unutmayasın…
Ama işte, ne varsa içte, o yansır dışta. Ha bir de tezek ya da kütük; her neyse, malzeme bu ya! Ne kadar yaldızlı sofralarda hürmet, hizmet etsen de, dantele sarsan, lavanta yağları sürsen de malzeme tezek yahut kütükse ne gelir elden? Muhtevası bu, kimyası bu. “Ama ben ona gül gibi davrandım” diyorsun da ama o gül değil ki etrafa gül kokusu yaysın… Varın siz ekleyin bu üç noktanın gerisini… Çünkü bütün bunlar bir tek benim karşılaştıklarım değil ya!
Ama o da ne! Er ya da geç, bir yerlerden patlak verecek elbet ne demek istedikleri… Sonrasında boş bir kart, adeta çöpe atılmak üzere getirilen çiçek, “Biz çok yoğunduk, hastaydık” türü türlü türlü bahanelerle unuttuk sana “gözün aydın, tebrik ederiz” demeyi… Pardon da vallahi hiç beklemiyoruz sizi de! Ama denmiyor işte edebimizden, bir kere komşu olmuş bulunduk!
İlginçtir ki, özellikle tam da herhangi bir sevinçli, kutlamalı günlerde ziyarete gelmek için telefon telefon üstüne arayıp, gelince öyle ottan çöpten konuşmacalar ama dillerinin bir “Hayırlı olsun”, bir “Gözün aydın” ya da bir “Tebrikler” diyemeyişleri… “Ayyy ofisteki iki yan odadaki yeni çalışanın doğum günüymüş de iki hafta sonrası, bugün ona doğum günü hediyesi almaya çıkmışlar da sonra bize de uğramışlar da…” Bize geldikleri O doğum günümde, “Sahi senin doğum günün ne zamandı Demet?” demeceler… “Dün müydü, yoksa yarın mıydı? Ben mi ne dedim?” Eh artık, “Yok anam yok dert etme sen benim doğum günümü… Benimki geçen yıldı!” diyiverecek oluverdiğim anlar…
Sonrasında, her katil olay mahalline geri döner misali, akşam aramacalar yine on kere; acaba yeterince içine ettiler mi özel günümüzün diye! “Ay Demet, biz bugünü ayın 30’u sandık da,” diye arıyor… Yav he, ya he! Ayın 30’u bugün… Ha bu arada bilmenizi isterim ki, bunların önümüzdeki bir yıl boyunca atacakları adımlar bile takvimlerinde gün gün yazılı ha!
Böyle her şeye goygoy etmecelerle geçen sözde ahbaplıkların da bir sonu var mı dediniz? Elbette. Kuşkunuz olmasın, her insanın bir kırmızı çizgisi vardır, pazarlık payı yoktur orada. Benim için de bu adam ve karısının sözleri “Ayy Demet, sizin ülkenizde de yönetim şöyle, dolar bu kadar artmış, ekonomi de nasıl öyle!!!” mi demeye döndü okeydeki eller? Bayanlar baylar! Bizim gönül evimizden size yol göründü demektir.
Çünkü ülkem ana baba evim gibidir; kendi içimizde memnuniyetsizliklerimiz olamaz mı? Olabilir elbet… Ama kol kırılır yen içinde kalır misali, kutsaldır ana baba ocağı, ülkem. “Ay yapma Allah aşkına, kız Demet bu yazdığın da çok demode oldu,” derseniz? Ama ne yapayım, ben bir karış yer edinip bir şeycikler kazanmak için bir şeyleri meze yapamam sofralara, hele ki gurbet ellerde… Çünkü ben hiçbir zaman, senin geldiğin, yamyamlarla yönetilen ülkeni oturduğumuz sofraya “Şöyle ortaya karışık salata yapalım ha!” demem, diyemem. Çünkü bu bize yakışmaz; sen vardığın bu yeni ülkende geldiğin yeri unutmuş olsan da.
Eh, sizin için pişiren, size evini, sofrasını açan, kültürünü, geleneklerini sizinle paylaşan bir Demet insan bulabilirseniz sonrasında, bilemem. Eğer varsa diplomalar, sonradan sahip olunan kuvvetli pasaportlar, bildiğiniz bilmem kaç yabancı diller, gittiğiniz Hawaiiler, Amazonlar yeter zati size gönül sofranıza azık olarak.
Bir son söz olarak ne mi yazmak isterim? Doğduğum ve doyduğum ülkemdeki ve dünyanın her yerindeki bütün güzel insanlar; hangi milletten, hangi dilden, hangi dinden olduğunuz bir yana dursun, hayatımda varsa bir güzellik, bir iyilik, hepsi sizin gibi güzel insanların bana kattıklarından… Her güzelliğin arkasında bir ton insan, bir ton emek var. Ne kadar teşekkür etsem az. Ama her yanlış benim münferit hatamdır ve sadece benim cahilliğim ve çiğliğimdendir…



