Adaletin Yeni Çehresi: Koruma Tedbirinden Cezalandırma Aracına
Türkiye’de yargı sisteminin en çok tartışılan konularından biri olan tutukluluk uygulaması, hukuki bir tedbir olmaktan çıkarak adeta bir cezalandırma yöntemine dönüştü. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) içerisinde “geçici bir koruma tedbiri” olarak tanımlanan bu uygulama, son yıllarda yargının siyasallaştığı yönündeki eleştirilerin odağında yer alıyor. Özellikle muhalif kesimlere yönelik yargısal süreçler, cezaevlerindeki doluluk oranlarını ve tutuklu sayılarını daha önce görülmemiş seviyelere taşıdı. Yurttaşların adalete olan güveni, uzun süren iddianame hazırlık süreçleri ve tartışmalı tutuklama kararlarıyla sarsılmaya devam ediyor.
Veriler, tutuklama kararlarının bir istisna olmaktan çıkıp genel bir kural haline geldiğini somut bir şekilde ortaya koyuyor. 2023 yılında 38.037 olan tutuklu sayısı, özellikle 2024 ve 2025 yıllarında yaşanan siyasi ve toplumsal olayların ardından hızla yükseldi. 19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve beraberindeki bürokratlara yönelik operasyonlar, bu artış ivmesinin en belirgin kırılma noktalarından biri oldu. Bu süreçte sadece siyasetçiler değil, “Dezenformasyon Yasası” kapsamında tutuklanan çok sayıda gazeteci ve aktivist de cezaevlerine gönderildi.
Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından paylaşılan son rakamlar, tablonun vahametini gözler önüne seriyor. 1 Nisan 2026 itibarıyla Türkiye’deki tutuklu sayısı 62.514 ulaşarak tarihi bir rekor kırdı. Bu toplam sayının içerisinde 7.159 kadın ve çocuğun bulunması, meselenin insani boyutunu da derinleştiriyor. Ayrıca tutukluların eğitim düzeyi incelendiğinde; 4.769 kişinin lisans, yüksek lisans veya doktora mezunu olması, toplumun yetişmiş insan kaynağının da bu süreçten ciddi şekilde etkilendiğini kanıtlıyor.
Hukukçular ve muhalefet temsilcileri, CMK’nın 102. maddesinin açık hükümlerine rağmen tutuklamanın bir “ön infaz” gibi kullanıldığını vurguluyor. Kanun, ancak kuvvetli suç şüphesi ve kaçma ya da delil karartma ihtimali durumunda bu yola başvurulabileceğini belirtse de, mevcut uygulamalar bu sınırların dışına çıkıldığına dair ciddi endişeler yaratıyor. Türkiye’nin adalet sisteminde yaşanan bu yapısal dönüşüm, hem ulusal hem de uluslararası arenada hak ve özgürlükler bağlamında tartışılmaya devam ediyor.











