Silahın Gölgesinde Büyüyen Yalnızlık: Aile Bağları Nerede Çözülüyor?
Kahramanmaraş’ta yankılanan silah sesleri, sadece bir okul saldırısının habercisi değildi; aynı zamanda bir babanın, oğluna “erkek olmayı” silah kabzasıyla öğretmeye çalışmasının yarattığı o derin enkazın sesiydi. Gazeteci Özgür Cebe’nin aktardığı detaylar, buzdağının görünmeyen kısmındaki o devasa trajediyi gözler önüne seriyor: “Erkek adamın silahı olur, erkek adam iyi nişancı olur.”
Bu cümle, bir babanın evladına bıraktığı mirastan ziyade, o çocuğun ruhuna saplanmış bir hançer gibi duruyor.
“Erkeklik” Dayatması ve Kimlik Arayışı
İsa Aras Mersinli’nin hikayesi, geleneksel kalıplarla bireysel kimlik arasındaki o amansız savaşın en uç örneği. Kendini trans olarak tanımlayan, karmaşık bir özel hayatı olan ve iç dünyasında fırtınalar kopan bir gence; kimliğini anlamaya çalışırken yedi farklı tabanca sunmak, ona bir çıkış yolu değil, bir uçurum hazırlamaktır.
Çocuğun sosyal medyada paylaştığı videolardaki o can alıcı cümle, aslında her şeyi özetliyor: “Aslında her şeyim vardı ama hep yalnızdım.” Bu yalnızlık, fiziksel bir tek başınalık değil; anlaşılmamış olmanın, olduğu gibi kabul görmemenin ve bir kalıba sığdırılmaya çalışılmanın getirdiği ruhsal bir ıssızlıktır.
Para ve Baskı, Bağ Kurmaya Yetmiyor
Günümüzde ailelerin düştüğü en büyük tuzak, maddi imkanların veya sert disiplin kurallarının “gerçek bir bağ” yaratacağına inanmaktır. Psikoloğa götürmek, en iyi okullarda okutmak veya altına en iyi imkanları sermek; bir çocuğun gözlerinin içine bakıp onun kim olduğunu gerçekten anlamaya çalışmanın yerini tutmuyor.
Ebeveynlik rollerinin deforme olduğu, ekonomik ve teknolojik kaosun içinde savrulduğumuz bu çağda, aile bağları sanki birer pamuk ipliğine dönüşmüş durumda. Baskı, sadece geçici bir itaat yaratır; para ise sadece konfor sağlar. Oysa bir çocuğun toparlanabilmesi için ihtiyacı olan şey, bir silahın soğuk namlusu değil, bir ebeveynin sıcak ve yargısız kabulüdür.
Çalışan Anneler ve Vicdan Yükü
Bu noktada, toplumun her kesiminde hissedilen o ortak sızı devreye giriyor: Zaman. Çalışan bir anne olmanın getirdiği o “yeterince vakit ayıramama” endişesi ve vicdan yükü, aslında bu bağın ne kadar kıymetli olduğunu bildiğimizin kanıtı. Ancak nicelikten ziyade niteliğin, yani o kısıtlı zamanda kurulan bağın gücü, bir çocuğu dış dünyanın ve kendi iç dünyasının karanlığından koruyacak yegane kalkandır.
İlacımız Güçlü Bağlar
İsa’nın yaptıklarını aklamak ya da tasvip etmek mümkün değil. Ancak bu trajediye bakıp sadece “canilik” demek, sorunu çözmeye yetmiyor. Toplum olarak aile bağlarımızın nasıl çözüldüğünü, kavramların içinin nasıl boşaldığını ve “güç” dediğimiz şeyin aslında şiddette değil, şefkatte olduğunu yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Eğer o çocuk, babasından silah tutmayı değil de, kendi olduğu haliyle sevilmeyi öğrenseydi; bugün belki de bambaşka bir hayatı konuşuyor olacaktık. Güçlü bir aile bağı, gerçekten de pek çok toplumsal yarayı iyileştirecek tek ilaçtır.
Hepimize bu büyük sınavda kolay gelsin.











