Üç Fidanın Şafağı: Bir 6 Mayıs Ağıtı
Zaman, bazı sabahları tarih sayfalarına sadece bir tarih olarak değil, geçmeyen bir sızı olarak kazır. 6 Mayıs 1972 sabahı da, Ankara Ulucanlar Cezaevi’nin soğuk avlusunda, gökyüzü henüz kurşuni bir renkten sıyrılamamışken, Türkiye’nin kolektif hafızasına silinmeyecek bir “üç fidan” imgesi bıraktı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; henüz yirmili yaşlarının baharında, birer ideolojik simgeden öte, bir kuşağın bitmeyen yasının özneleri haline geldiler.
Bu idamlar, sadece bir hukuk kararı ya da suç ve ceza dengesi değildi. Arkasında, 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın gölgelerini taşıyan siyasi bir kan davasının ağır mirası vardı. Meclis koridorlarında çınlayan “Üçe üç!” nidası, adaletin terazisinden ziyade, intikamın karanlık matematiğini simgeliyordu. Sağ ve solun birbirine kırdırıldığı, sokakların barut ve slogan koktuğu o puslu yıllarda; Deniz, Yusuf ve Hüseyin, bu rövanşist iklimin kurbanları olarak darağacına yürüdüler.
Deniz ve arkadaşları, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) saflarında “tam bağımsız bir Türkiye” düşüyle yola çıkmışlardı. Ankara’daki bir banka soygunuyla başlayan, ardından bir kaçış öyküsüne dönüşen bu süreç, Gemerek ve Kayseri’nin soğuk bozkırlarında son bulmuştu. Mahkeme salonlarında okunan Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesi, yani “anayasayı ihlal” suçlaması, aslında sadece hukuki bir metin değil; değişen dünyanın ve gençlik enerjisinin statükoyla olan ölümcül çarpışmasının bir ilamıydı.
İnfazlar gerçekleşirken, o gün el kaldıran parmakların sahipleri, yıllar sonra vicdanlarının mahkemesinde aynı kararlılığı gösteremeyecekti. Nahit Menteşe’nin “Yanlış yaptık” itirafı veya Süleyman Demirel’in “O günün şartları öyle icap ettiriyordu” şeklindeki pragmatik savunması, giden üç genç canın boşluğunu doldurmaya yetmedi. Siyasetin geç gelen pişmanlığı, tarihin o kanlı sayfasını temizlemeye yetmiyor; aksine adaletin zamanın ruhuna nasıl kurban edilebileceğini bir ibret vesikası olarak önümüze koyuyor.
Bugün 6 Mayıslar, sadece bir anma günü değil; toplumsal vicdanın kendini sorguladığı bir aynadır. O gün asılanlar sadece üç genç beden değildi; bir ülkenin kendi gençliğiyle barışma ihtimali, diyalog zemini ve hukuk güvenliğiydi. İsimleri bugün parklarda, şiirlerde, şarkılarda ve her bahar açan çiçeklerde yaşayan bu üç genç adam, Türkiye’nin sol hafızasında romantik bir direnişin ve trajik bir sonun en hüzünlü temsilleri olarak kalmaya devam ediyor.
Ulucanlar’ın bahçesindeki o eski darağacı çoktan kaldırıldı, ancak o şafak vaktinin bıraktığı kurşuni ağırlık hala hissediliyor. Her yıl sosyal medyadan yükselen mesajlar ve meydanlarda yakılan mumlar, “üç fidanın” toprağa değil, bu halkın kolektif bilincine ekildiğinin en büyük kanıtıdır. Tarih, onları mahkûm edenleri değil; inançları uğruna ölüme korkusuzca yürüyen o üç gencin mahzun gülümsemesini saklıyor koynunda.

Saygıyla ve sevgiyle anıyoruz.











