Pakistan’daki Barış Arayışı ve Hürmüz Çıkmazı
Pakistan’daki ateşkes görüşmeleri bugün kritik bir noktadadır. ABD ve İran savaşı bitirmek istiyor. Ancak taraflar arasında derin bir güven eksikliği var. Üstelik İsrail, Lübnan saldırılarını artırıyor. Bu durum başarıyı zorlaştırıyor. Donald Trump, savaşı şimdiden geçmişte görüyor. Kendisi zafer ilan etti ve acil bir çıkış yolu arıyor. Çünkü Kral Charles ziyareti ve Şi Jinping zirvesi yaklaşıyor. Ayrıca Kasım ayındaki ara seçimler Beyaz Saray’ı düşündürüyor. Trump, yakıt fiyatlarını düşürmek zorunda.
Öte yandan İran’ın da savaşı bitirmek için sebepleri var. Rejim hala füze fırlatabiliyor. Fakat ülke ekonomisi durma noktasına geldi. Bu yüzden Tahran toparlanmak için zaman istiyor. Müzakereleri de konumunu güçlendirmek için kullanıyor. Heyetler arasındaki makas çok açık. Trump’ın 15 maddelik planı bir teslimiyet belgesine benziyor. İran’ın talepleri ise daha önce reddedilen maddelerden oluşuyor. Dolayısıyla bir uzlaşma zemini kurmak oldukça güç görünüyor.
Hürmüz Boğazı: Stratejik Bir Silah
Müzakerelerin en önemli maddesi Hürmüz Boğazı’dır. İran, bu dar çıkışı küresel bir baskı aracı olarak kullanıyor. Zira dünya petrolünün %20’si buradan geçiyor. Boğazın kapalı kalması tüm tedarik zincirini bozuyor. Özellikle petrokimya ve yüksek teknoloji ürünleri bu durumdan etkileniyor. Milyonlarca sivil ise bu krizin bitmesini umuyor. Bu sebeple boğazın açılması, masadaki en acil sorundur.

Yanlış Hesaplanan Strateji
Savaşın başında Washington farklı sonuçlar bekliyordu. 28 Şubat saldırılarının rejimi çökerteceği varsayıldı. Trump, Venezuela’dakine benzer kolay bir zafer umuyordu. Ancak rejim beklenmedik bir direnç gösterdi. Hamaney ve ailesine yapılan saldırılara rağmen Tahran ayakta kaldı. Şimdi JD Vance ve ekibi, yendiklerini sandıkları düşmanla pazarlık yapıyor. Sonuç olarak, bu stratejik hata ABD’yi zor bir masaya oturttu. Eğer taraflar uzlaşamazsa, bölge yeniden büyük bir yıkıma sürüklenecek.
İran’ın saldırıya uğradığında boğazı kapatması sürpriz olmamalıydı. İran geçmişte de bunu yapmakla tehdit etmişti. 1980’lerde İslam Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki Irak’la savaşta petrol sevkiyatını aksatmıştı.
ABD dahil, boğazdan geçen gemi trafiğine bağımlı tüm ülkelerin dışişleri ve savunma bakanlıklarında, bir kapanmanın etkilerini değerlendirmek onlarca yıldır savaş planlamalarının standart bir parçasıydı.
Fakat, Donald Trump’ın aceleyle yanlış yönlendirilmiş bir savaşa girmesini engellemedi.
ABD ve İsrail İran’a saldırana kadar, dünyanın petrol ve doğalgazının %20’sini taşıyan gemiler her gün boğazdan geçiyordu.
Ayrıca, petrokimya sanayinin imal ettiği, tarımsal gübrede ve yarı iletkenler gibi yüksek teknolojide kullanılan yan ürünleri de taşıyorlardı. Birbirine entegre bir küresel ekonomide, boğazın kapatılmasının etkisi, belki de İran lider kadrosunun beklediğinden bile daha büyük oldu.

Hürmüz Silahı ve Netanyahu’nun Savaş Doktrini
İran, dünyanın en önemli ticaret yollarından birini kapatma gücünü stratejik bir silaha dönüştürüyor. Tahran yönetimi bu hamleyle bölgedeki ABD üslerinin kapanmasını ve tazminat ödenmesini talep ediyor. Ayrıca yaptırımların kalkması ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerine dönüş de masadaki şartlar arasında yer alıyor. Ancak Hürmüz Boğazı üzerinde kurumsal bir kontrol kurma isteği, nükleer kriz kadar zorlu bir süreci başlatıyor. Çünkü boğazı kapatmak, bir nükleer bombadan çok daha ucuz ve yıkıcı bir seçenek haline geldi.
Ateşkes sürecinde İran, boğazdan geçecek gemiler için kendi ordusundan izin alınmasını şart koşuyor. Aksi halde gemileri imha etmekle tehdit ediyor. Hatta geçişine izin verilen az sayıdaki gemiden milyonlarca dolar ücret alıyorlar. Bu durum, bölgedeki Arap devletlerini büyük bir dehşete düşürüyor. Üstelik Yemen’deki Husiler de Babülmendep boğazını kapatarak bu ekonomik baskıyı ikiye katlıyor. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın petrol sevkiyatı büyük bir risk altına giriyor. Bu tablo, akıllara 1970’lerdeki büyük petrol krizini getiriyor.
Yeni Liderlik ve Netanyahu’nun Planı
Savaşın başında öldürülen Hamaney, Batı’ya karşı ihtiyatlı bir denge politikası izliyordu. Fakat şu an yönetimi devralan genç Devrim Muhafızları liderlerinde bu sabır yok. Onlar için sadece hayatta kalmak bile bir zaferdir. Bu yeni kadro, savaşta kaybettiklerini yeniden inşa etmek için her yolu deniyor. Diğer yanda ise Binyamin Netanyahu, 7 Ekim sonrası benimsediği yeni savaş doktriniyle Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek istiyor. Netanyahu, İran’ın vekil güçlerini tamamen yok etmeyi siyasi hayatının en büyük amacı olarak görüyor.
Pakistan’daki Müzakere Çıkmazı
Netanyahu’nun Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine saldırı arzusu, Pakistan’daki ateşkes görüşmelerini sarsıyor. Nitekim ateşkesin ilk gününde bile İsrail, Lübnan’da yüzlerce kişinin ölümüne yol açan hava saldırıları düzenledi. Bu saldırılar sonucu 1,1 milyon kişi evini terk etmek zorunda kaldı. Şimdi İran, Amerikalılara net bir seçim yapmalarını söylüyor: Ya tam bir ateşkes ya da savaşa geri dönüş. Ancak Trump’ın hedefleri konusundaki belirsizlik, müzakerelerin şartlarını da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.

Lübnan’ın İşgali ve Arap Dünyasında Değişen Dengeler
İsrail, sadece Hizbullah’ı hedef aldığını iddia ediyor. Ancak giderek daha fazla Lübnanlı bu açıklamaya şüpheyle yaklaşıyor. Çünkü İsrail ordusu şu an ülkenin güneyinde geniş bir bölgeyi işgal altında tutuyor. Ayrıca yüz binlerce insanı evinden etti. Bazı bölgelerde ise konutları tamamen yok ederek Gazze’dekine benzer bir enkaz yığını oluşturdu. Bu savaşın uzun vadeli sonuçları, sadece bölgede değil tüm dünyada yankılanacak.
Körfez’in zengin Arap monarşileri, bu süreçten büyük zarar gördü. Bu ülkeler; turizm, ticaret ve ulaşım merkezi olmak için yıllarca milyarlarca dolar harcadı. Fakat İran’ın birkaç hafta süren saldırıları, bu kalkınma stratejisine kalıcı bir darbe vurdu. Bu yüzden bölge ülkeleri, modernleşme hedeflerini korumakta zorlanıyor. Şimdi ise hepsi ekonomik ve fiziksel güvenliklerini yeniden sorguluyor.

ABD İttifakında Yeni Dönem
Yaşanan bu kriz, bölge devletlerini ABD ile olan ittifaklarını değerlendirmeye itti. Kuşkusuz Washington’dan tamamen kopmayacaklar. Çünkü Amerikalılara hala çok ihtiyaçları var. Ancak bu ülkeler artık güvenlik seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Zira sadece ABD’ye güvenme modeli beklentileri karşılamadı. Dolayısıyla gelecekte daha dengeli ve çok taraflı bir diplomasi izlemeleri kuvvetle muhtemel görünüyor.










