Kasım Süleymani’nin gölgesi Orta Doğu haritasını nasıl yeniden çizdi?
Takvim yaprakları 3 Ocak 2020’yi gösterdiğinde, Bağdat Uluslararası Havalimanı’nın kargo çıkışında yaşanan patlama, sadece bir konvoyu değil, Orta Doğu’daki yazılı olmayan angajman kurallarını da havaya uçurmuştu. Dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın doğrudan emriyle, Amerikan MQ-9 Reaper insansız hava araçlarından fırlatılan füzeler, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi hedef aldığında, dünya “Üçüncü Dünya Savaşı mı çıkıyor?” sorusuyla sarsılmıştı.
Bugün, o “uzun gecenin” üzerinden tam altı yıl geçti. Büyük bir konvansiyonel savaş çıkmadı belki ama Orta Doğu, o suikastın yarattığı şok dalgaları ve güç boşluğuyla geri dönülemez bir biçimde değişti. Odak Haber Net Dünya Masası, Süleymani’siz geçen altı yılda İran’ın “Gölge Komutan”ın mirasını nasıl dönüştürdüğünü ve bölgedeki satranç tahtasında taşların nasıl yer değiştirdiğini analiz etti.
“Kişisel Karizma”dan “Kurumsal Şebeke”ye Geçiş
Kasım Süleymani, İran için sadece bir general değildi; o, Tahran’ın dış politikasının, istihbaratının ve askeri operasyonlarının vücut bulmuş haliydi. Hamaney’e doğrudan bağlılığı ve sahadaki kişisel karizmasıyla, Beyrut’tan Sana’ya, Bağdat’tan Şam’a uzanan “Direniş Ekseni”ni (Axis of Resistance) adeta bir orkestra şefi gibi yönetiyordu.
Süleymani’nin ölümü, İran stratejisinde zorunlu bir makas değişikliğine yol açtı. Onun yerine geçen Tuğgeneral İsmail Kaani, selefinin ikonik statüsüne ve kişisel ilişkilerine sahip değildi. Ancak geçen altı yıl gösterdi ki, İran bu “karizma boşluğunu”, vekalet savaşçılarıyla olan ilişkilerini daha kurumsal ve otonom bir yapıya kavuşturarak doldurdu. Süleymani döneminde “tek adam” üzerinden yürüyen ilişki ağı, son yıllarda yerel inisiyatiflerin daha fazla ön plana çıktığı, daha esnek ama stratejik olarak Tahran’a sadık bir “ağ sistemine” dönüştü.
Direniş Ekseni’nin Konsolidasyonu ve Genişlemesi
Analistler, ABD’nin bu suikastla İran’ın bölgesel etkisini kıracağını öngörüyordu. Ancak 2026 yılı penceresinden bakıldığında tablo tam tersini işaret ediyor. Süleymani’nin ölümü, paradoksal bir şekilde İran’ın “İleri Savunma” (Forward Defense) doktrinini daha agresif hale getirmesine neden oldu.
Tahran, müttefiklerini (Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Irak’ta Haşdi Şabi, Filistin’de direniş grupları) sadece askeri olarak değil, siyasi ve teknolojik olarak da tahkim etti. Özellikle insansız hava araçları (İHA) ve balistik füze teknolojisinin bu gruplara transferi, Süleymani sonrasında hız kazandı. Generalin “şehadet” anlatısı, bu grupları ideolojik olarak birbirine daha sıkı bağlayan bir çimentoya dönüştü. Bugün Yemen’deki bir grubun, Kızıldeniz’deki küresel ticareti tehdit edebilecek kapasiteye ulaşması veya Irak’taki milislerin bölgesel denklemde belirleyici olması, Süleymani’nin ektiği tohumların onun yokluğunda daha gür bir ormana dönüştüğünün kanıtı olarak okunuyor.
ABD İçin Pirus Zaferi mi?
Washington cephesinde ise suikastın “caydırıcılık” hedefinin ne kadar tuttuğu tartışmalı. ABD, Süleymani’yi ortadan kaldırarak İran’ın operasyonel kabiliyetine taktiksel bir darbe vurdu, ancak stratejik olarak İran’ı masadan uzaklaştırdı.
Geçen altı yılda, İran’ın nükleer programındaki ilerlemeler ve bölgedeki ABD üslerine yönelik artan (ve çoğu zaman “isimsiz” kalan) tacizler, gerilimin sönmediğini, sadece şekil değiştirdiğini gösteriyor. Süleymani suikastı, İranlı karar alıcılar nezdinde “ABD ile uzlaşma” kapısını tamamen kapatan ve “Güvenlik ancak güçle sağlanır” tezini devletin ana omurgası haline getiren bir milat oldu.
Mirasın Gölgesinde Gelecek Senaryoları
İran, Süleymani’nin ölüm yıldönümlerini sadece bir anma töreni olarak değil, bölgesel gücünün bir gövde gösterisi olarak kullanmaya devam ediyor. Tahran sokaklarında ve bölge başkentlerinde asılan posterler, “intikamın” henüz alınmadığı mesajını canlı tutuyor. Ancak asıl intikam, Tahran için tek bir eylem değil, ABD askerlerinin bölgeden tamamen çekilmesi stratejisine yayılmış uzun vadeli bir süreç.
2026 itibarıyla Orta Doğu, Süleymani’nin hayal ettiği “Amerikasız bir bölge” hedefine henüz ulaşmış değil; ancak bölge, onun döneminden çok daha karmaşık, çok daha silahlanmış ve patlamaya hazır bir barut fıçısı görünümünde.
İran, “stratejik sabır” politikasını terk edip daha “aktif caydırıcılık” politikasına geçerken; Süleymani’nin hayaleti, Irak çöllerinden Suriye sınırlarına, Hürmüz Boğazı’ndan Doğu Akdeniz’e kadar dolaşmaya devam ediyor. Suikast, bir generali öldürdü ama paradoksal bir şekilde, onun temsil ettiği “asimetrik savaş” modelini bölgenin en baskın gerçeği haline getirdi.
Tarih, 3 Ocak 2020’yi sadece bir suikast tarihi olarak değil, Orta Doğu’daki “gölge savaşların” “açık cephe savaşlarına” evrildiği kırılma anı olarak yazmaya devam edecek.











