Hakikat Bağırmaz: Hamaset ve İnsan Üzerine
Birinci Girişlerin Genellikle Çıkışları Çetrefillidir
İnsanı bıçağa, başına gelenleri ise bıçağı keskinleştiren bileyiciye benzetirim. Bazen alışmadığınız olaylar ve insanlar çıkar karşınıza; işte o an, nasıl davrandığınız, karşınıza çıkandan çok sizi anlatır.
Yoksul ve geri bıraktırılmış ülkelerde din ve siyaset, hamasetle harmanlanarak hemen her kesim tarafından adeta huşu içinde topluma sunulur. Bu sunum işinde yer alan, sözüm ona “aydın”lar ise ezberlerini bozacak kişi ve konulardan ya uzak durur ya da susmayı tercih eder.
Gündemi yoğun ve hızla değişen bizim gibi ülkelerde “aidiyet”, her yerde —dinli ya da dinsiz— kutsallaştırılmıştır. Sürekli ölenler yüceltilerek “şehit” mertebesiyle taçlandırılır. Oysa ölümün kutsanması, yaşamın kötülenmesidir. Kimse alkışlasın ya da ödüllendirsin diye yazmadığım gibi, beni anlatan konu ve olayları açıklamanın değil, adeta “kusmanın” karşılığı olduğunu düşünürüm.
Tek tek kişilerin hayatları, eğer üzerinden çıkarım yapmaya değecekse anlamlı ve önemlidir. Aksi hâlde sokak argosuyla söylemek gerekirse: koy verin gitsin.
Söylenmeyenleri, ancak benim gibi biri söyleyebileceği için yazıyorum. Kimsenin kutsallığının, bir insanın —hele hele gençlikte— yaşamından daha kıymetli olduğuna inanmıyorum. Ne var ki bunları kavrayabilmek için, bizim gibi ülkelerde siyasetin; özellikle de kitle hareketlerinin bazen yakıcı, bazen kucaklayıcı, bazen de savurucu ateşi içinde pişmek gerekir.
Bugün olsa asla yapmayacağım davranışları, kimseye zarar vermese bile; adı çıkıp çok adlı, adsız hâle getirdiği için fedakârlık sandığım şeyleri, benim için en değerli insanlar uğruna dahi yapmazdım. Bu sözlerin anlaşılmaması, anlatıcıdan çok nadir rastlanan bir karakteristiğe sahip olmasındandır.
İlgili çevrelere önerim şudur: Tehlikeyi kopup gidenlerde değil, yakınınızda arayın. Düşüncelerini açıklayamayanlar, olmadığı hâlde isimlerinin yanına aidiyet yüklü sıfatlar ekleyenler asıl dikkat edilmesi gerekenlerdir.
Hayatı toprağa benzetirim; genellikle ne yapmışsam, ne koymuşsam bana fazlasıyla geri verir. İyi, kötü, güzel, çirkin gibi tanımların çok ötesine savrulan insan, hiçbir şeye çoğunluğun gözleriyle bakmaz.
Doğmak, büyümek, öğrenmek, anlamak, anlamaya çabalamak ya da tam tersine anlamamak için didinmek… Kolaylıkla çoğaltabileceğimiz ve hayatın birçok alanını açıklayan bu durumlar, kavramlarla düşünme yetisine sahip olan okuyup yazanlar —özellikle söz ustaları— tarafından istenildiği gibi sunulabilir ya da gizlenebilir. Ancak bu gizleme geçicidir. Asıl olan, hayatın gerçekliklerinin asla saklanamayacağıdır.
Tarihin ilk dönemlerinden bu yana insanlık, öğrendikçe hayatta kalmanın yollarını ve bu yolların çeşitliliğini keşfetmiştir. Özellikle “kutsal davalar” adıyla pazarlanan dinsel ve ideolojik söylemlerin kökeninde, örgütlenmiş kalabalıkların gücünden faydalanma isteği yatar. Bir anlamda bu da sömürüdür. Sokak jargonunda ve yeraltı dünyasında, kendi çıkarından başkasını önemsemeyen benciller için bu duruma “yolunda” denir.
Özellikle kritik zamanlarda, kendisinden beklenti olduğunu düşündüğümüz kişilere karşı sıkça şu cümleyi duyarız: “Açık konuşmak gerekirse…” Bu ifade, şimdiye dek açık konuşmayı sevmediğini de itiraf etmektir. Bu yüzden “açıklık” ile “açlık” arasında gizli bir yakınlık vardır. Açlık, insanın her anlamda doymadığını ve doymaya duyduğu özlemi anlatır.
Elbette bu konuları sosyal psikiyatri uzmanlarına bırakmak gerektiğinin farkındayım. Ne var ki hayattan anladıklarımızı not etmek de önemlidir. Yaptığımın bundan ne fazlası ne de eksiği vardır. Bu yazıyı bir kişiye yönelik bir “gönderme” olarak anlayanlara ise şunu söyleyebilirim: Gönderme, kişinin kendine verdiği bir emir kipidir — gönderme.
Bilmek, haddini bilmektir ve bütünüyle tekil bir özneye dayanır. Bilmek, her zaman büyük bir yalnızlığa yakındır; ancak ironisi içinde çoğul bir kalabalığı da taşır. Bu yönüyle, dil bilgisi dersini aşan bir bilgidir.
Edebiyatla iç içe olduğuna inandığım için bu konuya birkaç söz daha eklemek isterim. “Haddini bilmek” asla tekil bir kavram değildir. Kavramların ironisi her zaman içseldir. Faydacılık, toplumsal öğelerle beslenmediğinde kıskanç ve bencil bir hastalığa dönüşür. Hastalıklar ise zayıflık ve yaşamdan kopuşun başlangıç noktası oldukları için benimsenmez; gizliden gizliye sevilmekten çok nefrete yakın dururlar.
Hele ki günümüz kapitalist ekonomisinin her şeyin üzerinde durduğu bu çağda, dile getirilen değerlerin çoğu savuşturma ve içtenlikten yoksunluk barındırabilir; aman dikkat.
Bazen sözler, yüzümüze çarpan bir tokat gibidir. İnsanın içinde taşıdığı eksiklikler ve kimi zaman fazlalıklar, “dert” diye adlandırdıklarımızın aslında gücümüzün kaynağı olduğunu fısıldar. Ne var ki çoğumuz, bakar körlüğe ve duyar duymazlığa sığınmayı tercih ettiğimiz için bu fısıltıyı bastırır, oralı olmamayı marifet sayarız.
İşte tam bu noktada, “savuşturma” denen o kadim kaçış biçimi devreye girer. Sabahattin Ali’nin sözünü ettiği içimizdeki şeytan, büyük ölçüde budur: Yüzleşmekten kaçan, sorumluluğu erteleyen, hakikati başkasının sırtına yükleyen yanımız.
Bilgiyle kurulan ilişki ise her zaman yalnızlığa yakındır. Duruş diye adlandırılan; ilkeyle, onurla ve tutarlılıkla örülü bu hâl, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bilgiye mesafeli olanlar, bu mesafeyi kibir diye adlandırarak kendilerini rahatlatırlar. Oysa bu bir üstünlük iddiası değil, bedeli ağır bir farkındalıktır.
Sanırım kısaca insan, hayatın tam ortasında durur ve neyi görüp neyi görmezden geleceğine kendi karar verir. Hakikat bağırmaz; ama sustuğumuz her an biraz daha büyür. Ve bazen, tam da suskunluğun en kalın olduğu yerde, bir cümle çıkar ortaya: Rahatsız eder, sarsar ve iz bırakır. Çünkü edebiyat da düşünce de en çok orada başlar.










