Kızıldere: Kerpiç Duvarlarda Yazılan Onur Destanı
Zaman bazen sadece rakamlardan ibaret kalmaz. 30 Mart 1972 tarihi, Türkiye’nin vicdanında derin bir iz bırakır. Nitekim bugün o trajedinin üzerinden tam 54 yıl geçti. Kızıldere, haritadaki bir noktadan çok daha fazlasını simgeler. Burası, sarsılmaz bir dostluğun ve feda ruhunun mühürlendiği yerdir. On’lar, bu köyde sadece mermilere göğüs germedi. Aksine onlar, tarihin akışına karşı onurlu bir duruş sergiledi. Zekâ, birbirinden uzak kavramları birleştirebilmektir. Kızıldere de acıyı dirence, ölümü ise ölümsüz bir mirasa bağlar.
12 Mart’ın Karanlık Gölgesi
12 Mart 1971 Askeri Muhtırası, ülkenin üzerine ağır bir balyoz gibi indi. Ordu, demokrasi ve özgürlük arayışlarını askeri disiplinle susturmak istedi. Ancak bu darbe, toplumun her kesimi için bir cadı avına dönüştü. Devlet; aydınları, öğrencileri ve işçileri ağır baskılarla karşıladı. Bu süreçte Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idama mahkûm oldu. Lakin onları kurtarmak isteyen bir avuç genç, kendi hayatlarını hiçe saydı. Bu eylem, sadece siyasi bir hamle değildi. Bu, insan olmanın getirdiği o yüce dayanışma duygusuydu.
On’ların Ölümsüz Mirası
Mahir Çayan ve arkadaşları, Niksar’ın bir köyünde kuşatma altında kaldı. Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan ve Saffet Alp oradaydı. Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan ve Cihan Alptekin de onlara eşlik ediyordu. Ömer Ayna, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy ile birlikte toplam on kişiydiler. Bu gençler, o kerpiç evde sadece mermilerle savaşmadı. Bilakis onlar, tarihin soğuk ve acımasız yüzüne karşı dimdik durdular. Bir ağıtta dendiği gibi, “Kızıldere doymaz kana” sözü acı bir gerçektir. Bu duruş, Türkiye solunun en büyük ahlaki mirası haline geldi.
Hücrelerde Direnen Haysiyet
Büyük olaylar, bazen küçük hücrelerdeki sessiz direnişlerle şekillenir. Hakkı Gümüştaş’ın kaleminden dökülen anılar, bu gerçeği çarpıcı şekilde anlatır. Ankara’dan İstanbul’a uzanan karlı yollar, aslında bir belirsizliğe yolculuktu. Gardiyanlar, mahkûmları gözleri bağlı şekilde bir jandarma karakoluna teslim etti. İsmail Contar gibi subaylar bile keyfi baskılara maruz kaldı. Havasız hücrelerde geçen aylar, insan onurunu sınayan bir sınavdı. Fakat en karanlık anlarda bile mizah bir kalkan görevi görür. “İçeride civcivler dolaşıyor” cümlesi, o karanlığa sıkılmış bir kurşun gibidir.
Geçmişin Işığıyla Geleceğe Bakmak
Zekâ, kopuk görünen parçaları bir bütüne dönüştürme yeteneğidir. Sonuç olarak 12 Mart süreci sadece Kızıldere ile sınırlı kalmadı. Sinan Cemgil’in katledilmesi ve İbrahim Kaypakkaya’nın direnişi bu bütünün parçalarıdır. Bu isimler, sadece siyasi birer figür değildir. Onlar, dürüstlüğün ve “başka bir dünya mümkün” inancının simgeleridir. Dolayısıyla onları anmak, adaletin zamansız doğasını selamlamaktır. Gerçek asalet, sonuç ne olursa olsun doğru yolda yürümektir. Onların hikâyesi, karanlığa karşı sönmeyen bir meşale olarak kalacaktır.











