Bazı filmler yalnızca izlenir. Bazıları ise izleyicisini de içine alır; film bittiğinde perde kapanır ama hikâye zihnimizde yaşamaya devam eder.Christopher Nolan’ın Başlangıç (Inception) filmi, benim için tam da böyle bir eserdi. Bir filmin ötesinde; insan zihnine, bilinçaltına ve çağımızın görünmez gerçekliğine dair… Öyle ki, dün gittiğim “Suretler” adlı resim sergisinde karşıma çıkan tabloların filmin katmanlarına dair izler taşıdığını görünce bunun tesadüf olmadığını düşündüm. Çünkü Başlangıç, yalnızca bir bilim kurgu ya da aksiyon filmi değildir. Psikolojiyi, felsefeyi, sosyolojiyi ve insan ruhunu aynı potada buluşturan, sinema tarihinin en önemli yapıtlarından biridir.

Yıllar geçse de eskimez. Çünkü anlattığı şey teknoloji değil, insandır.
Filmin ana karakteri Dom Cobb, insanların rüyalarına girerek bilinçaltından bilgi çalan bir uzmandır. Ancak bu kez görevi bilgi çalmak değildir. Bir insanın zihnine, kendi fikriymiş gibi hissedeceği bir düşünce yerleştirmesi istenir. Görev ilerledikçe rüyaların içinde yeni rüyalar açılır. Her katman biraz daha derine iner. Fakat Cobb’un asıl savaşı hedef aldığı kişiyle değil, kendi zihniyledir. Ölen eşi Mal, her rüyada karşısına çıkar. Çünkü insan, bastırdığı duygulardan kaçamaz. Film sonunda görev tamamlanır. Cobb çocuklarına kavuşur. Topacını çevirir. Tam topaç düşecek mi diye beklerken perde kararır.
Yıllardır herkes aynı soruyu soruyor: “Topaç düştü mü?”
Oysa Christopher Nolan’ın sorduğu soru bambaşkadır: “İnsan gerçekten ne zaman uyanır?”
Filmde kat kat rüyalar izleriz. Aslında izlediğimiz, insan zihninin katmanlarıdır. En üstte günlük düşüncelerimiz vardır. Biraz altında korkularımız… Daha derinde çocukluğumuz… En dipte ise bizi biz yapan inançlarımız…
Bir anne babanın söylediği tek bir cümle…
Bir öğretmeninin kurduğu tek bir söz…
Ya da çocukken yaşadığımız bir kırgınlık…
Bunların hiçbirisi zamanla kaybolmaz. Bilinçaltına yerleşir ve yıllar sonra verdiğimiz kararları sessizce yönetmeye devam eder.
İşte Mal karakteri de aslında ölmüş bir kadın değildir. O, Cobb’un suçluluğudur. Vicdanıdır. Bırakamadığı geçmişidir. Belki hepimizin içinde böyle bir “Mal” vardır. Affedemediğimiz insanlar… Bitiremediğimiz hikâyeler… Söyleyemediğimiz sözler… Ve bazen de kendimize duyduğumuz öfke… Film tam da bu yüzden yalnızca rüyaları değil, insanın kendi içindeki görünmez mücadeleyi anlatır.
Peki ya bugün?
Gerçekten kendi kararlarımızı mı veriyoruz? Bilinçaltımız geçmişten gelen seslerle dolu… Algoritmalar ise bugünün sesleri… Telefonumuzu açtığımız anda ne göreceğimizi, neye güleceğimizi, neye öfkeleneceğimizi, hatta neyi satın alacağımızı büyük ölçüde görünmez sistemler belirliyor. Bütün bunların ortasında özgür irademiz nerede?
Belki de özgür irade, hiç etkilenmemek değildir. Geçmişimizin, korkularımızın, algoritmaların ve bize öğretilen düşüncelerin etkisini fark edip buna rağmen kendi yolumuzu seçebilmektir. Film bana bunu düşündürdü.
Bir başka ayrıntı daha var.
Başlangıç görünürde bir soygun hikâyesidir; ama özünde büyük bir sevgi hikâyesidir. Cobb’un bütün hayatını belirleyen kişi Mal’dır. Mal öldükten sonra bile onun zihninden silinmez. Çünkü insan zihni, gerçekten derin bağ kurduğu kişileri kolay kolay geride bırakamaz. Film, monogami ya da poligami üzerine bir tez sunmaz. Ancak bize derin sevginin insan psikolojisindeki yerini gösterir. Bazen tek bir insan, hayatımızın bütün yönünü değiştirebilir. Gerçek bağlar, sayıyla değil; derinlikle ölçülür. Belki de bu yüzden sevgi, yalnızca bir duygu değil; insanın kimliğini şekillendiren bir deneyimdir. Christopher Nolan’ın sinemasını özel yapan da budur.
Aynı zamanda Nolan filmlerinde hiçbir zaman bütün cevapları vermez. Boşluklar bırakır. Seyircisini düşünmeye zorlar. Bu yüzden Akıl Defteri hafızayı ve kimliği, Prestij takıntıyı ve fedakârlığı, Yıldızlararası sevgiyi ve insanlığın geleceğini, Oppenheimer ise bilimin vicdanla ilişkisini sorgulatır.
Başlangıç ise hepsinin temelindeki soruyu sorar: İnsan gerçekten kendi zihninin sahibi midir?
Filmin adı boşuna Başlangıç değildir. Çünkü başlangıç, bir insanın zihnine bir fikir yerleştirilmesidir. Yani bir fikrin doğduğu an… Ve belki de filmin en güçlü cümlesi hiç söylenmez:
“İnsanı değiştiren şey, çoğu zaman büyük olaylar değil; zihnine kök salan tek bir fikirdir.”
Zihnimizde kök salan her fikir davranışlarımızı, seçimlerimizi ve sonunda kaderimizi etkileyebilecek bir başlangıca dönüşür. İnsan bazen inandığı düşüncelerle kendi gerçeğini inşa eder. Buna psikolojide “Kendini gerçekleştiren kehanet” denir. Yani düşünceler duyguları, duygular davranışları, davranışlar da sonuçları etkiler.
Topaç filmin sonunda dönmeye devam eder. Belki gerçek dünyadadır. Belki değildir. Ama artık bunun bir önemi kalmamıştır. Çünkü Cobb, topaca bakmayı bırakıp çocuklarına yönelmiştir. İşte gerçek uyanış belki de tam o anda gerçekleşir. Gerçeklik, her şeyi kanıtlamayı bırakıp; hayatı yaşayabildiğinde oluşur.
Peki ya biz uyanık mıyız? Yoksa bize ait olduğunu sandığımız düşüncelerin, korkuların ve alışkanlıkların ördüğü görünmez bir rüyanın içinde mi yaşıyoruz?
Belki de gerçek “Başlangıç” kendi zihnini sorgulamaya cesaret ettiğin andır…
Sevgiler…











