Rus Ruhunun ve Ataletin Aynası: Oblomovluk
İvan Aleksandroviç Gonçarov, Oblomov’un ilk bölümünü 1849 yılında yayınladı. Ancak bu kitap, daha basılmadan büyük tartışmalar başlattı. Okurlar eserin tamamı için tam on yıl beklediler. Bu sırada Batı dünyası Sanayi Devrimi’ni çoktan bitirmişti. İşçi kitleleri ise kârdan pay almak yerine yoksullukla boğuşuyordu. Ayrıca Belçika’daki Patates Hastalığı insanları açlığa mahkûm etti. Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler 1848’de devrimlerle sarsıldı. Buna karşın Osmanlı, Rusya ve Birleşik Krallık bu dalganın dışında kaldı. İşte Marks ve Engels tam bu fırtınalı dönemde Komünist Manifesto’yu yayınladı.
Peki, Gonçarov bu devasa romanında aslında ne demek istemiştir? Öykünün birinci bölümünde Oblomov sadece divanda yatar ve düş görür. İkinci bölümde ise dostu Ştoltz onu dışarı çıkarır. Burada Olga’ya âşık olur ve aşkına karşılık bulur. Fakat üçüncü bölümde Olga hata yaptığını anlar. Bu yüzden Oblomov’u terk eder. Son bölümde ise Olga, Ştoltz ile evlenir. Oblomov ise ev sahibi Agafya ile evlenerek bir oğul sahibi olur. En sonunda kahramanımız felç geçirerek hayata veda eder. Bu 595 sayfalık öykü, özellikle ilk bölümüyle oldukça uzundur. Ancak yazar bu uzunluğu bilinçli bir amaçla kullanmıştır.

Gonçarov’un Şiirsel Nesnelliği ve Ritmi
Gonçarov’un yazım tekniği, hareketin azlığına rağmen müthiş bir zenginlik sunar. Yazar her şeyi süssüz ve gayet nesnel anlatır. Diğer Rus yazarların aksine doğa tasvirlerini süs olarak kullanmaz. Buna rağmen romanın içinde derin bir şiirsellik ve ritim buluruz. Yazar için yaşam, felsefe yapmak için bir araç değildir. Aksine yaşamın kendisi doğrudan ana amaçtır. Gonçarov okuru eğitmez; sadece gördürür ve derin derin düşündürür. Onun dünyaya bakışı oldukça “sakin” ve “tam” bir yapıdadır.
Bu tavır doğal olarak zamanı da yavaşlatır. Okur, bir asilzadenin zamanını yaşamaya başlar. Sonra kendisini aniden Oblomovka’da yetişmiş bir Oblomov olarak bulur. Yazar, bu temiz yürekli asilzadenin uyuşukluğunu anlatırken yeni bir kavram yaratır. İran işi sabahlığıyla divanda yatan bu adam, dünya literatürüne Oblomovluk kavramını kazandırmıştır. Üstelik bu kavram, ne aşkın ne de dostluğun değiştirebildiği bir atalet halidir.

Ataletin Karakteristiği ve Yetiştirilme Tarzı
Oblomov’un temel özellikleri arasında ilgisizlik, atalet ve vurdumduymazlık yer alır. Ayrıca o, pasif-agresif bir tutumla sırtını sürekli başkalarına dayar. Onun yaşam normu, büyüklerinden miras kalan dokunulmaz bir kurallar bütünüdür. Bu insanlar için hayat, kıyısında oturdukları dingin bir nehirdir. Bu nesnel konumu ise onun bir “efendi” oluşu belirler. Oblomovka’da mektuplar aylarca açılmaz ve her iş sürekli ertelenir.
Bu yetişme tarzı, Ştoltz’un disiplinli sistemiyle tam bir zıtlık oluşturur. Çevresinde her işini yapanlar olduğu için çocuk, çalışmayı öğrenemez. Bu yüzden de kendi güçlerini asla dışa vuramaz. Karşılaştığı ilk engelde ise hemen pes eder ve açmaza düşer. Hayaller gerçekle yüz yüze gelince büyük bir korku duyar. Hemen ardından sorumluluğu bir başkasının üzerine yıkar. Bu özellikler hem genetiğin hem de bu yanlış eğitim tarzının ürünüdür.

Efendi-Köle Çatışması ve Anlamsızlık
Roman, Efendi-Köle karşıtlığını uşak Zahar üzerinden çok net işler. Zahar, efendisine yaltaklanırken aynı zamanda onu gizlice kötüler. Oblomov yumuşak huyludur ancak yeri gelince uşağına sert davranır. O, ekmeğini kazanmak için ter döken insanlara hiç benzemez. Ancak her şeyi başkalarına bağlı olduğu için aslında o bir köledir. Uşağına ve çevresindeki dolandırıcılara boyun eğmek zorunda kalır. Çünkü elinden hiçbir iş gelmez.
Oblomov, hayatın kendisi için taşıdığı anlamı asla kavrayamaz. Yükseköğrenim görse bile bu bilgiyi nerede kullanacağını bilemez. Bu yüzden kitapları kütüphanesinde tozlanır. Hatta memuriyetin amacını anlamadığı için erkenden emekli olur. “Karıncalar gibi çalışan” telaşlı insanlardan nefret eder. Ona göre emek, yaşamın şiiri olmalıdır. Fakat kendisi emeği hayatından tamamen kovmuştur. Onun ruhuna kök salan tek şey hareketsiz bir dinginliktir.

Kadınlar, Aşk ve Zıtlıklar Dünyası
Oblomov’un kadınlarla ilişkisi de efendi-köle dinamiğine çok yakındır. O, kadınları fethetmeyi sever ama iş ciddileşince hemen kaçar. Olga, onun ruhunu canlandırmak için uzun süre uğraşır. Fakat Oblomov, bencilce bir mektup yazarak bu aşktan vazgeçer. Olga ise bu tutumu asla kabul etmez. En sonunda Olga, aradığı gelişimi ve gücü Ştoltz’da bulur. Yazar, Rus ruhunu uyandıracak sesi Olga’ya vermiştir.
Sonuç olarak Oblomovluk, basit bir tembellik değil, bir varoluş trajedisidir. Bu durum, sorumluluk duygusundan kaçışın yarattığı bir donukluktur. Gilles Deleuze’ün ifadesiyle bu, “hareket etmeyen bir göçebelik” halidir. Oblomov, modern dünyanın hırslı insanlarını sadece kanepesinden seyreder. O, yaşam kıvılcımlarını yok ederek ölümü aslında hayattayken karşılar. Oblomov, eski ile yeni arasındaki o büyük ve karanlık boşluğun adıdır.












