O gün bir hışımla eve geldim; okuyuculardan biri, yerli yersiz vermiş veriştirmiş, üstelik hızını alamayıp bir de ana avrat sövmüş, saydırmış bana. Hay Allah dedim, böyle sinkaflı küfürleri de hiç duymamıştım ha! Bir yaşıma daha girdim. Yahu kör şeytan git başımdan, kimseyle dalaşmak istemiyorum dedikçe, daha da üstüme geliyor hayat. İyice köşeye sıkıştığım “o anlar”dan birinde, siz adına müdafaa etmek deyin, ben kendimi savunmak zorunda kaldım diyeyim; Allah ne verdiyse bende kafa göz daldım okuyucuya. “Kavga öyle olmaz, böyle olur” misali… Bir laf, bir lafı daha patlattım derken, okuyucu bana, ben okuyucuya… Ağzının payını verdin mi, yapıştırdın mı ha lafları Demet! Derseniz, ne diyorsunuz öyle, böyle değil. Saçı başı yolunmuş tavuk gibi, üstümüz başımız toz, pislik içinde kaldık neredeyse dalaşmaktan. İşte ille de insanı zorluyorlar ha! Velhasıl, sonunda mecburen kendimi “nedir senin derdin ha!”, “duuur dur sen!” modunda buldum…
Oysa başlangıçta vurana elsiz, sövene dilsizdim hani ya, ne oldu şimdi böyle! Öyle işler yolunda giderken, etraf süt limanken, sıcacık koltuklardan tribünlere oynuyordum demek ki; aslında herkes kendine yakışanı yapmalı diyerek. Gerçek olay mahallinde, ben niye yapamadım kendime yakışan hanımefendiliği öyleyse? İşte kavganın ortasında kalakaldım! Oysa güzel bir üslupla başladım eleştirileri cevaplamaya, başladım başlamasına da, ama sonunu öyle getiremedim. Geçerli nedenlerin arkasına saklanıp, kendimi aklamaya çalışarak ve zıvanadan çıkmama bir kılıf bulmayla bir çözüme varılmıyor be Demet… Yakıştı mı şimdi bana bu kavga? Velhasıl, arkadaş, kavga sonrası, nereden açtım ağzımı da kavgaya tutuştum yahu modundayım. Birinin gözündeki yaşın ya da kalbindeki ıstırabın sebebi olmak istemiyordum ya! Diye isyanlardayım kendime. Yunus ne güzel demiş: “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil…” Bu dizelerin üstüne ne yazsam boş…
Elbette bütün bu üstte yazdıklarım olmadı. Ama her gün trafikte, iş yerinde, sıkışık otobüste, herhangi bir yerde sıra beklerken, markette, aklınıza gelebilecek her yerde bu ve benzeri ağız dalaşları, pireyi deve yapmalar, gereksiz gerginlikler, itişip kakışmalar olmuyor mu? Maalesef oluyor. Hatta bazen hiç istemediğimiz şekilde acılar oluyor sonunda. Kendimi dizginlemeliyim hayat yolunda, karşımdakini değil. Hayata gelme nedenimiz, birinin zaten tutuşmaya hazır odunlarına benzin dökmek olamaz. Ama bana yalan söylediler, ama bana haksızlık yaptılar, ama bana hakaret ettiler, ama hiç hak etmediğim şeyler yaşadım derseniz, ben de size “bana da yahu” derim ve eklerim: kime yapılmamış ki bütün bunlar!
Nolur, her gün birileri, bir nedenle ayrılıyor aramızdan zaten; biz kimsenin nedeni olmayalım, nolur. Yahu yürü git, Allah aşkına Demet, deli misin nesin? Böyle yazmakla düzelmiyor bu işler! Derseniz, ona göre deliyim, buna göre veliyim… Oysa ben neyim? Bugün tebrik edenler, yarın taşlayabilir. Bugün alkış, yarın yuh sesleri duyabilirim; her şeyin olabilir olduğu dünya düzeni burası. Ne olur güzel kardeşim, elimden gelen bu kadardı. Bir kez daha yazmaya değer: biri ya da birilerinin gözündeki yaş, kalbindeki derin acı olmayalım. Çünkü hayat, zaten her birimiz için yeterince zor ve külfetli. Üstelik, acıttığımız insanların acısı, bizi ve bizim sevdiklerimizi de vurur, bumerang gibi. Hiçbir ana, hiç ama hiç istemiyor trafikte, markette, hastanede, okulda ya da her nerede olursa olsun evladının birileriyle kavgaya tutuşmasını; gerekçe ne olursa olsun, ne kadar haklı olursanız olun, durun nolur, etmeyin, eylemeyin, anneniz ağlamasın…


