25 Kurşun, Bir Haziran Sabahı Ve Hüseyin Cevahir
Zaman, bazen bir mayıs sonunun ağırlığıyla haziranın ilk sabahına devrilirken durur. Takvimler 1 Haziran 1971’i gösterdiğinde, İstanbul Maltepe’de sadece bir evin duvarları değil, bir kuşağın en yalın rüyaları da kurşun yağmuruna tutuluyordu. Türkiye’nin üzerine sıkıyönetim gölgesinin en koyu haliyle düştüğü günlerde, askeri botların sesleri Maltepe’nin sokaklarında yankılanırken, tarihe “Sibel Operasyonu” olarak geçecek trajedinin son perdeleri oynanıyordu. O sabah, evden dışarıya cansız bedeni çıkarılan 25 yaşındaki bir gencin, Hüseyin Cevahir’in vücudundan tam 25 kurşun kazınacaktı. Her yıla bir kurşun, her kurşuna bir gençlik sığmıştı.
Hüseyin Cevahir, 1946 yılında Dersim’in sarp coğrafyasında, doğanın ve tarihin tüm yaşanmışlıklarını barındıran bir iklimde dünyaya gözlerini açmıştı. İçinden çıktığı toprakların derin sessizliği ve bilgeliği, onun karakterinin de temel harcı oldu. Okumaya, anlamaya ve dünyayı değiştirmeye olan tutkusu onu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin (Mülkiye) koridorlarına taşıdı. Mülkiye, o yıllarda sadece bir okul değil; memleket meselelerinin, adalet arayışının ve teorik tartışmaların kalbinin attığı bir fırındı.
Cevahir, bu fırında hızla şekillendi. SBF Fikir Kulübü’ne adım attığında, dünyadaki esen 68 rüzgarı Ankara’nın bozkırını çoktan sarmıştı. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) kitleselleşerek Dev-Genç’e dönüştüğü o fırtınalı süreçte, o sadece bir izleyici değil, en önde yürüyen akıllardan biriydi. Mahir Çayan ile yollarının kesişmesi de bu döneme rastlar. Karadeniz’in hırçınlığıyla Dersim’in vakur duruşu, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin (THKP-C) teorik ve pratik kuruluşunda bir araya gelmişti. Cevahir; sakinliği, derin edebi birikimi ve analitik zekasıyla örgütün entelektüel omurgalarından biri haline geldi.
Ancak tarih, 1971’in baharında bu genç kadrolar için daralmaya başladı. 29 Mayıs 1971 günü, İstanbul Maltepe’de bir evde Mahir Çayan ile birlikte çemberin içinde kaldılar. Peşlerindeki yüzlerce namlu, devletin tüm gücüyle kapıdaydı. Sibel Erkan adında küçük bir kız çocuğunu rehin aldıkları o ev, üç gün boyunca adeta zamanın büküldüğü, gerilimin saniyelerle ölçüldüğü bir abluka adasına dönüştü. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün bizzat yönettiği operasyon, aslında tek bir hedefi yok etmeye kilitlenmişti: Mahir Çayan.
Kuşatmanın üçüncü günü, 1 Haziran’ın ilk ışıkları odaya sızarken, pencerelerin ardındaki perdeler sadece sokağı değil, ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi ayırıyordu. Nöbet sırası Hüseyin Cevahir’deydi. Bir anlık hareketlilik, keskin nişancıların tetiğe basması ve ardından gelen amansız bir yaylım ateşi… Evin içi barut kokusu, çığlıklar ve cam kırıklarıyla doldu. Manşetler çoktan hazırlanmıştı; nitekim dönemin Hürriyet Gazetesi, operasyonun hemen ardından büyük puntolarla “Mahir Çayan Öldürüldü” yalanını dünyaya servis edecekti. Oysa yanılıyorlardı. Ağır yaralanan Mahir’di; o amansız kurşun yağmurunun altında cansız düşen ise Hüseyin Cevahir’di.
Cevahir o evden çıkarıldığında, arkasında sadece barut izleri değil, paramparça edilmiş bir gençlik bıraktı. Otopsi raporuna geçen “25 kurşun yarası”, bir çatışmanın faturasından ziyade, bir öfkenin ve imha iradesinin somut belgesi gibiydi.
Bugün, o trajik sabahın üzerinden tam 55 yıl geçti. Hüseyin Cevahir, Maltepe’nin o kurşunla delik deşik olmuş duvarlarında, mülkiyenin koridorlarında ve bir kuşağın hafızasında hala 25 yaşındaki mahzun, kararlı ve inançlı bakışıyla duruyor. Tarih, fırtınalı günlerin içinden geçerken arkasında büyük trajediler bırakır; ancak o trajedilerin içinden sıyrılan isimler, inandıkları değerler uğruna her şeyi göze alanların belleğinde yaşamaya devam eder. Cevahir, o haziran sabahında sessizce gidenlerin, ama geride hiç unutulmayacak bir isim bırakanların hikayesidir.











